III. ULUSAL ENDÜSTRİ-İŞLETME
MÜHENDİSLİĞİ KURULTAYI
PANEL
“Yakın Geleceği Yaratmakta Endüstri - İşletme
Mühendisleri”
Panel Yöneticisi: Ali Ekber ÇAKAR
Panelistler:
Prof. Dr. Nükhet
YETİŞ (TÜSSİDE)
Prof. Dr. Osman
ÇOŞKUNOĞLU (ODTÜ)
Ferial Arnas IŞIK
(Kurultay Yürütme Kurulu Üyesi)
Doç. Dr. Mehmet Selim
AKTÜRK (Bilkent Üniversitesi)
Oturum Başkanı Ali Ekber
ÇAKAR- Değerli konuklar, değerli katılımcılar;
iki gündür bu salonda Endüstri ve İşletme Mühendisliği Kurultayına katkı
koyan, büyük bir sabır ve özveriyle bizi dinleyen siz değerli katılımcılara önce
teşekkür ederek sözlerime başlamak istiyorum ve paneli açıyorum.
Panelimizin konusu “Yakın
Geleceği Yaratmakta Endüstri İşletme Mühendisleri”
Panelistler birinci turda eksik
bıraktıkları konular varsa onları tamamlayacaklar, hem de bu arada soru soran
arkadaşlarımızın sorularını cevaplandırmış olacaklar. Panelin sonunda da iki gün boyunca sunulan
bildiriler, tartışmalar ve öneriler sonucu ortaya çıkan ve görüşleri yansıtan bir
Sonuç Bildirgesi Taslağını hep birlikte burada okuyacağız ve kamuoyuna duyurmuş
olacağız.
Vaktimizi daha ekonomik kullanmak
amacıyla panelistlerin özgeçmişlerini okumayacağım, ama arzu eden
konuşmacılarımız özgeçmişlerinden bir-iki dakika söz etmek isterlerse, arzu
ediyorlarsa kendileri o açıklamaları yapsınlar.
İlk konuşmayı TÜSSİDE
Başkanı Sayın Prof. Dr. Nükhet Yetiş yapacaklar; buyurun.
Prof. Dr. Nükhet YETİŞ
(TÜSSİDE)- İki
gündür oldukça yoğun olan bir programı izlemiş olan siz değerli konuklarımıza bir
Nasrettin Hoca fıkrası anlatarak sözlerime başlamak istiyorum.
Nasrettin Hocanın köyüne bir
gün yabancı bir konuk gelir. Hoca, Türk misafirperverliği içinde konuğunu ağırlar
ve akşam herkes odasına çekilir. Fakat yiyip içmiş olan konuğun tuvalet ihtiyacı
vardır. Bütün evi dolaşır, fakat bir
türlü bir tuvalet bulamaz. Ne yapsın
çaresiz Hocanın kapısına dayanır, hocaya “benim ihtiyacım” var. Hoca “öyle
mi, giy ayağına ayakkabılarını, beraber çıkalım” der. Konuk ayakkabılarını,
hoca çarıklarını giyer, köyün dışına çıkmaya başlarlar, bir tarla, iki tarla,
üçüncü tarlaya gelince hoca der ki; “tamam buyurun, burada yapın.” Yabancı konuk
böyle bir şey görmemiş, kendi ülkesinde böyle şeyler yok, şaşırır, “hoca,
sizin köyünüzde planlama, organizasyon, koordinasyon diye bir şey yok mudur?” der.
Hoca güler, “Beyim, o senin dediğin şeyler bizim köyde olaydı, bugün sen benim
babamın tarlasına değil, ben senin babanın tarlasına ederdim” der.
Demin Osman Hocayla da dışarıda
konuşuyorduk, bu krizi bir fırsat olarak görüyorum. “Niye bir fırsat?” derseniz,
zaten biliyorsunuz kriz, kökünde de yanılmıyorsam Japonca’da hem fırsat, hem
tehlike anlamına gelirmiş. Bunu nasıl kullandığınıza bağlı, biz öyle bir
geleceğe gidiyoruz ki, bugün yaptıklarımızı yaparak, bugün düşündüğümüz gibi
düşünerek ve aymadan, sanki hiçbir şey yokmuş gibi yolunuza devam ederek geleceği
yakalayamayız. O zaman farklı şeyler düşünmemiz lazım, farklı şeyler yapmamız
lazım ve bu işe de, bu değişime de liderlik yapmamız lazım. Biz endüstri
mühendisleri, ben endüstri mühendisi değilim, kök olarak kimya mühendisiyim; ama
sonradan, yani doktoram dolayısıyla endüstri mühendisliğine geçtim; ama hep
endüstri mühendisliği tip işler yaptım. Mesleğimi sevdiğim için değil, gerçekten
buna inandığım için endüstri mühendisleri de işte bu değişimdeki en anahtar kadro
ve elemandır. Ne demek istediğimi, gerçek anlamda endüstri mühendisliğinizi
kullanırsanız, gelecekte bizzat yaşayarak hazzına varacaksınız.
Tüm uluslara bakın, insanlık
tarihine bakın, 6 tane sistemi iyi kuran uluslar, kurumlar, kişiler, bu bireysel bazda
da olabilir, asrının gücü olmuş, içinde bulunduğu kurumun gücü olmuş, o kurumda
sektörünün lideri olmuştur. Bunlardan birincisi liderlik sistemidir, bugün kimler
var, yarın kimler olacak, çok uzun vadede kimler olacak? İçinde bulunduğunuz kurumun
misyonu ne, niye var ve nasıl bir yere gelmeyi, yani nasıl bir vizyonu hayal ediyorlar;
tabii daha önemlisi de bunu etrafıyla nasıl paylaşıyorlar? Bana “liderlik ne?”
derseniz, ilk söyleyeceğim şey; iyi vizyon koyan ve bu koyduğu vizyona da erişmek
için elinden gelen çalışmayı yapan, bununla da yetinmeyip, etrafındaki diğer
kişileri de bu vizyon için çalışmaya ikna edebilen kişidir. Yani önce liderlik
sistemlerini geliştirmemiz lazım, endüstri mühendisliği olmadan bunu yapabilir miyiz?
İkinci nokta “politika ve
stratejiler” dediğimiz stratejik yönetim; yani biz bugün şuradayız, şurada olmayı
hayal ediyoruz, o yere nasıl gideceğiz?” sorularının cevabı olan yolları,
yöntemleri gösteren sistemleri kurmamız lazım. Sonra elimizdeki kaynakları etkin
kullanmamız lazım. “Endüstri mühendisliği ne?” derseniz, kısaca kaynakları
optimum kullanabilen bilim dalı olarak da tarif edebiliriz. Nedir bu kaynaklar; sadece
para mıdır, sadece bilgi midir, teknoloji midir? Hayır, işte bunların bütünüdür;
ama en önemli kaynak insan gücüdür, insan kaynağıdır. Onun için önce birey olarak
kendimizi çok iyi eğitmemiz lazım, sonra da eğitim için elimizden gelen toplumsal
eğitim için elimizden geleni yapmamız lazım.
Sonra yaptığımız işleri daha
etkin nasıl yapabiliriz, katma değer üreten şeyleri nasıl yapabiliriz?” konusunda
“süreç yönetimi” dediğim, endüstri mühendisi, işletme mühendisi arkadaşlarım
bilirler, sistemi kurmamız lazım. Yani “biz bu işi atalarımızdan, dedelerimizden
böyle gördük, böyle gelmiş, böyle gider, burası Türkiye” söylemlerini
bırakmamız lazım. Evet burası Türkiye, biz de Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşları
olarak elimizdeki kaynakları en iyi şekilde kullanıp, yaptığımız işi de en iyi
yaparak çalışmamız lazım. Peki endüstri mühendisliği olmadan bunları yapabilir
miyiz? Yine cevabımız “hayır” ve sonuç olarak da yaptığımız her şeyi,
kullandığımız bütün kaynakları nasıl yönetiyoruz, verdiğimiz hizmetler iyi mi,
güzel mi, doğruyu mu yapıyoruz?” konusunda “performans yönetimi” dediğimiz
sistemleri kurmamız lazım. Performans yönetimi de bizim işimiz, demek ki bir
değişimi yakalamakta, bu değişimi ülkemizi olmasını istediğimiz noktaya
taşımada, benim inancım o ki, endüstri mühendisleri ve işletme mühendisleri bütün
meslekler için bir anlamda liderlik konumuna sahip.
Onun için bu bağlamda tüm
endüstri mühendisliğine gönül vermiş meslektaşlarımı, ülkemizde yaşadığımız
bu krizi bir fırsat olarak benimseyerek, önce kendilerinde değişimi başlatarak,
değişimi siz kendinizde başlatmazsanız, başkasından bekleme şansınız yok ve
diğer insanlara da endüstri mühendisliğinin yöntem ve yaklaşım metotlarını
kullandırarak, onlara bunu öğreterek, onlarla paylaşarak, bu değişimi sağlıklı
bir şekilde yönlendirmede büyük rol alabileceklerini düşünüyorum. Bütün bu
saydığım şeyler milattan önce de vardı, milattan sonra da var. Belki bundan 100 sene
sonra bizim yaptığımız bu işlere “endüstri mühendisliği” denilmeyecek, başka
bir şey denilecek; ama emin olun ki, insanın, paranın ve de diğer kaynakların olduğu
ortamlarda her zaman bugün “endüstri mühendisliği” dediğimiz zanaat mıdır,
sanat mıdır, meslek midir, her neyse, işte bu disiplinlerarası yaklaşıma insanlık
varolduğu sürece her zaman ihtiyaç olacak.
Şu anda sözü çok uzatmadan
sözlerime son vermek istiyorum.
Oturum Başkanı- Teşekkür
ediyorum Hocam.
İkinci konuşmacımız Profesör
Doktor Osman Coşkunoğlu, Ortadoğu Teknik Üniversitesi; buyurun Hocam.
Prof. Dr. Osman COŞKUNOĞLU
(Ortadoğu Teknik Üniversitesi)- Teşekkür ederim.
Toplantının, panelin
başlığını belirleyen kurula veya meslektaşlarıma da ayrıca teşekkür etmek
isterim.
“Gelecek ne olacak?” konusu,
sorusu zaman zaman tartışılır; oysa geleceğe bizim dışımızda olacak bir olgu
olarak bakmak yerine, “biz nasıl şekillendirebiliriz?” şeklinde bakmak çok daha az
kaderci ve bize yakışan bir yaklaşım olur. Dolayısıyla, yakın geleceği yaratmakta,
endüstri ve işletme mühendisleri rolü olarak bakıyorum. Şimdi endüstri ve işletme
mühendislerinin oynayabileceği roller üçe ayrılabilir: Birincisi profesyonel rol
oynayabilirsiniz; ikincisi akademik rol oynayabilirsiniz, akademikten kasıt eğer
öğrenciyseniz veya öğretim üyesiyseniz içinde bulunduğunuz eğitim kurumunun
içinde birtakım müfredat veya diğer faaliyetleri şekillendirmek gibi bir faaliyette
bulunabilirsiniz. Üçüncüsü siyasi olarak bir sivil toplum örgütü veya demokratik
kitle örgütü boyutunda şekillendirmek mümkün diye; profesyonel, akademik ve siyasi,
üç boyutta düşünmek mümkün.
Zaman sınırlı olduğu için
sadece profesyoneli ele alacağım, zaman olursa akademik ve siyasi boyutlarda da birer
cümle eklemek isterim. Aktörler endüstri ve işletme mühendisleri, rol profesyonel.
Yapılabilecekler konusunda aşağı-yukarı aksiyomatik olarak, yani çok fazla
tartışmadan kabul edebileceğimiz birkaç gerçek var benim için; bu gerçek, belki
herkes paylaşmaz diye onları biraz açmak istiyorum. Bence ileriye, yakın geleceğe
bakıyorsak, lokomotif imalat sektörüdür; bence amaç rekabet gücüdür, kavram olarak
rekabet gücüdür. Bence çalışma kapsamı, süreçlerdir, proseslerdir. Bence
kullanılabilecek araçlar, yöntemler ve teknolojileri içerir. Lokomotif imalat, amaç
rekabet gücü, kapsam süreçler, araçlar da yöntem ve teknoloji.
İmalat konusuna değineyim: Bu
konuda bana göre bir-iki mit var, efsane var, yanlış görüş var, bunları kırmak
isterim. Birincisi, genel bir inanış vardır, ekonomi, tarım ekonomisi, oradan imalat,
oradan sonra servis ekonomisine geçer; servis ekonomisi bilgi toplumu gibi bazı güzel
kavramlar da kullanarak artık imalatın, hele hele geleneksel imalatın bittiği gibi
bazı iddialar ortalıkta dolaşır. Zaman yetmeyeceği için önümde çok bol rakam var;
örneğin Amerika için getirdim. İmalatın hiç de önemini kaybetmediği, tam tersine
önemini aynen devam ettirdiğine dair bol miktarda rakam var, gerekirse birkaç örnek
okurum.
Birincisi o, imalat önemini
yitirmiyor. İkincisi, servis, 1993’te ilk kez uzun yıllar yurtdışındaydım o sene
yazın sadece turist olarak değil, aynı zamanda bilgi danışmanlık yapmak için
gelmiştim. İstanbul’da büyük sanayicilerle bir toplantıda bankacılığın ne kadar
parlak bir sektör olduğu ve örneğin İsviçre’de bankacılık üzerine kurulduğu
iddiaları dolaşıyordu, o yanlış. İsviçre’de çok iddialı, güçlü bir imalat
sanayii vardır; hassas tıbbi cihazlar, makina imalatı ve saire. Görünen
bankacılıktır, dikkatli bakılınca onun arkasında güçlü bir imalat sektörü
görülür.
Bir örnek daha verip geçeyim, bu
konuda biraz fazla örnek vermek istiyordum ikna edici olmak için. Bir örnek daha
vereyim, önümde İngiltere’de çıkan Economist Dergisinden -bu arada sizlere
hararetle öneririm, bu derginin web sayfasına girip, arada bir www.enomist.com ücretsiz
olarak ulaşabileceğiniz makaleler var, son derece kalitelidir, dünyada ne olup
bittiğini bilmek açısından çok istifade edersiniz. Ayrıca İngiltere şu anda imalat
sektörünü ayaklandırmak, daha güçlendirmek için büyük bir çaba içerisindedir.
Dolayısıyla dergi, bir ekonomi dergisi ve tuhaf bir şekilde Türkiye’de görülmeyen,
Türkiye’de “ekonomi” deyince akla faiz, borç, kredi, kur ve saire geliyor. Yani
iki-üç manivelayla oynayarak Türkiye’nin ekonomisi idare edilir gibi bir inanç
vardır nedense. Böyle bir manivelayla banka bile yönetilemez, ülke hiç yönetilemez.
İmalatın önemi konusunda -İngiltere’de çok çok kaliteli bir dergidir, sık sık
çıkan yazılardan göreceksiniz- Economist Dergisinden 11 Ekim 2001 yeni olsun diye bir
örnek çıkardım, her hafta örnek bulmak mümkün, haftalık bir dergidir. Bakın,
İsveç’te bir şirket, bu mobil telefonları kâğıt ve kereste sektöründe
kullanarak muazzam kerestelerin nasıl kesileceği, ne zaman kesileceği mobil
telefonlarla bu konuda muazzam bir koordinasyon ve verimlilik artışı sağlamışlar
kâğıt ve kereste konusunda. Aslında bu projeyi biliyorum bizim üniversite yapmıştı
bunu, Illionis Üniversitesi, Caterpiller ne yapar? Büyük kazı aletleri,
inşaat gibi geri sanayide kullanılan, tarımda kullanılan biçerdöver yapar, bunların
modası geçti değil mi? Hayır, hiç geçmedi; bunları yapan şirket ileri
teknolojinin, bu bilgi teknolojileri dediğimiz en iyisini kullanıyor, ne için? Bu
devasa araçlar, tarlanın ortasında, inşaatın ortasında bozulduğu zaman bunları
taşımak pek öyle kolay olmuyor. Dolayısıyla, herhangi bir parçası bozulacağı
zaman erken sinyal verecek bir çip, bu çipin içinde de erken hata görme metodolojisi
var. Bunlar ileri teknolojiler, tarım, inşaat bunlarla iç içedir. “İleri teknoloji
geldi, artık cep telefonlarımız var, artık bundan sonra öbür sanayi, tekstili
atalım bir tarafa, tarımı atalım bir kenara” yok böyle bir şey, yanlıştır
bunlar. Bunlar birbirlerini destekleyerek güçlenir; dolayısıyla, imalat.
Değinmek istediğim diğer bir
nokta; ülkelerin kalkınma süreçleri içerisinde, ama hemen hemen değil, benim
bildiğim hiçbir istisna yok. Yani eskiden sanayileşmiş ülkeler ve Doğu, Güneydoğu
Asya’da gördüğümüz ülkeler daima şu sırayı izliyor: Önce imalat, daha sonra
yenilikçi imalat, yani imalatı bir yerlerden öğreniyorlar, yapıyorlar; daha sonra
bunu daha da iyi yapmayı öğreniyorlar. Daha sonra makina ve ürün tasarımı, daha
sonra yeni ürün geliştirme, daha sonra da araştırma. Daha sonra deyince, bunlar arka
arkaya, biri bitince öbürü başlıyor anlamında değil; örtüşerek gidiyorlar, yani
biri bitsin de ondan sonra öbürü başlasın diye bir şey yok. Fakat sıra genellikle
böyle, Türkiye imalat aşamasında ve yapabileceği en önemli endüstri ve işletme
mühendislerine katkısı buradadır. Çünkü aynı zamanda bu imalatı yaparken,
makinaları daha iyileştirmek mümkün.
Rekabet gücü; rekabet gücü iki
tane paradigma değişikliği gerektiriyor. Birincisi, Türkiye maalesef ucuz işgücüyle
rekabet etmek gibi bir hayali çok uzun süre zorladı. Çin’de saati 15-20 sent
arasında çalışan milyonlarca, yüzmilyonlarca işçi var, bunlarla rekabet
edemeyeceğimiz çok açık görülüyordu. Fakat uzun süre sanayicilerimiz de bunu ihmal
etti. Bunu 1993’te yine bir vesileyle anlatmıştım.
Değer yaratarak, yani bir ürünü
bu daha ucuz diye, ucuzluğu inovasyon ile yaratıcı bir şekilde sağlanırsa ne ala;
ama bu daha değerli diye rekabet etmeyi öğrenmek zorundayız, bu paradigma
değişikliğini yaratmak zorundayız, bilançolara bakıp, “şuradan işçiden keseyim,
malzemeden keseyim” bu şekilde rekabet bitmiştir. Söz konusu bile değildir,
yapamıyoruz. Dışarılarda fabrika kurmamız da bir bakıma ondan.
Zamanım bitti, sadece şunu
söyleyeceğim: İlerimizi oluşturan iki akım var, iç içe geçmiş iki akım;
bunlardan birisi küreselleşme, küreselleşme deyince, sadece mal, hizmet ve paranın
sınırlarda fazla friksiyona uğramadan gezmesi değil, sorumluluk ve bilgi de sınır.
Sorumluluk deyince, mesela ozon, ozon herkesin ozonu, “biz ozonu deldik, size ne?”
diyemeyiz dünyaya. Sorumluluk ve bilginin de küresel sınırları dinlemeden
paylaşılması demektir, bunun bize yaptığı en büyük etki, küresel pazarlar ve
imalatın küreselleşmesi. Bir parça şurada imal ediyor, bir parça burada imal ediyor,
montajı şurada yapılıyor, tasarımı başka yerde yapılıyor. Dünyanın dört bir
tarafında yani Sanayi Devriminde biz bütün üreticileri topladık bir fabrika altına
ve dikey entegrasyon içerisinde büyük işletmeler kurduk, şimdi dağılıyor, tam ters
bir etki var Sanayi Devrimine göre. Şimdi daha ademi merkezi bir üretim sistemi,
dünyanın her yerinde sanal fabrika da diyebiliyoruz buna.
İkinci akım da enformasyon ve
iletişim teknolojisi, bunun üzerinde fazla söylenilecek bir şey yok, bunların
yarattığı yeni kavramlar, yeni fırsatlar, yeni olanaklar, yeni inovasyonlar var,
süreçleri iyileştirmek için. Endüstri ve işletme mühendisleri bunları kullanarak
geleceği hem kendilerinin, hem kurumlarının, hem ülkenin, hem de mesleğin geleceğini
çok daha olumlu bir yönde oluşturması mümkündür.
Teşekkür ederim.
Oturum Başkanı- Biz
teşekkür ederiz.
Ferial Hanımı iki gün boyunca
kürsüye çıkardık, indirdik, bizim Etkinlik Yürütme Kurulu Üyemiz, buyurun Ferial
Hanım.
Ferial ARNAS IŞIK (Kurultay
Yürütme Kurulu Üyesi)- Söylenilenlerden farklı bir
şeyler söyleme ihtiyacı duyuyorum, yoksa katılmadığımdan değil, güzel şeyler
dinledik.
Benim çok istifade ettiğim bir
şeyi sizlerle paylaşmak istiyorum: Şimdi çalışma yaşamının dönemleri vardır,
ilk 10 yıl deneyim yetersizliği dönemidir, hatalar ve kayıplar olur doğal olarak,
hata sayısı azaldıkça bu dönemin sonuna doğru hataların ciddiyeti artmaya başlar;
çünkü sahte bir güven oluşmuştur. Hatırlarsanız bugün bir 10 yıllık deneyimden
sonra öğretmeye çalışmaktan söz etmiştim, bu hataları öğretmeyelim diye onu
belirteyim. 10 ile 25 yıl arasında kişi kendini belli eder, artık yavaş yavaş başka
kaynaklardan bilgi toplamaya başlar; ancak hatalarını tekrar etme sürecindedir. 25 ile
40 yıl arasında artık verimli bir döneme gelmiştir, bilgilerini tasnif eder,
etkileşimlere hâkim olmuştur, ondan sonra yavaşlama ve kapanış dönemleri gelir.
Bunlardan birinde iyi bir danışman olur, öbüründe de çok iyi bir hikayeci olur, biz
galiba oralara gelmeden de öyle olmaya başladık.
Bunu genç arkadaşlarıma
“kendilerini neler bekliyor?” o açıdan söylemek istedim. Kişisel gelişim
konusunda neler yapılması lazım, onu paylaşmıştık. Mesleğinde sürekli gelişim,
davranış bilimlerindeki gelişmeleri, yönetim bilimlerindeki gelişmeleri, doğa
bilimlerindeki, temel bilimlerdeki ve teknolojideki gelişmeleri izleyip, özellikle
bunların kesiştiği alanlara yoğunlaşmakta büyük fayda var, neden? Çağdaş yaşam,
Nükhet Hanımın da değindiği gibi, aslında krizlerle ve kaosla besleniyor. Kişisel
ve toplumsal yaşamımızın her alanı sürekli alt-üst oluyor ve böylelikle de
yenileniyor. Bu tamamen bizim algımızla değişiyor, kötü diye algılarsak, kötü
sonuçlar elde ediyoruz; bunu bir fırsat olarak algılarsak fırsata
dönüştürebiliyoruz. Onun için düşünebilme yeteneğinde algının ve dikkatin
öneminin altını çizmeye çalışmıştım.
Demek ki temel dinamik şu: Her
şey yıkılmak üzere inşa edilir, her standart ve her yenilik de çok kısa zamanda
tüketilir. Mustafa Bey gitti; ama burada olsaydı, standartlar sürekli değişiyor, siz
“birine daha hâkim oldum” diyene kadar sürekli yenileri çıkıyor. Toplumsal
yaşamın ritmi zaman olgusunu belirliyor, burada size aslında bir yaşam tekeli
göstermek istiyordum, onu şimdi biraz iptidai göstereceğim: Şöyle bir yuvarlak
düşünün ve bunu 8 dilime bölün kafanızda, merkezi sıfır noktası olsun, dış
çeper de 10 olsun ve kendinize bunu lütfen yapın, ben de bir ödev vermiş olayım.
Kendinize bu yaşam tekeri üzerinde, bu sayacağım alanlardan her birinde puan verin,
sonra da o puanları birleştirin, verdiğiniz puanlara göre şöyle bir şey çıkacak.
Eğer bu bir tekerlek gibi yuvarlak çıkarsa, çok iyi, taşlı topraklı yollarda
rahatlıkla ilerlersiniz; ama köşeli filan çıkmaya başlarsa bir şeyler aksayacak
demektir, o konularda önlem almak gerekir.
Bu dilimler neler? Bir tanesi sağlığınız, diğeri
sevgi diyorum, aile bağları da diyebiliriz, üçüncüsü saygı, sosyal yaşamınız,
dördüncüsü eğlence, zevk, keyif, dinlence, hangisini isterseniz koyun; beşincisi
fiziksel çevreniz ve ortamınız, bunun size ne kadar uygun olduğu; altıncısı
kişisel gelişim; yedincisi çalışma ortamınız, işinize duyduğunuz sevgi,
bağlılık, işinizden aldığınız zevk; sonuncusu da başarı ve para. Bunları bir
ölçün ve yaşamın ritmini ne ölçüde yakalayabildiğinizi görün. Büyük bir
karmaşayla iç içe olduğumuz mutlak; böyle bir karmaşa, içinde kaybolma riskini de
taşıyor. Çünkü aslında bugünlerde çok da net gördüğümüz gibi, ilkellik ile
çağdaşlığın kesiştiği noktaları bulmak zorundayız. Ben, Türkler bu konuda
şanslı diye hep övünürüm. Çünkü herhangi bir zaman diliminde, herhangi bir
ortamımızda bir kesit aldığınız vakit, son derece ilkel yaklaşımlarla, oldukça
çağdaş yaklaşımların aynı anda, bir arada olduğunu hayretle görürsünüz. Ben
başka toplumlarda bunu bu kadar bariz göremedim ve bir şekilde biz buna uyum
sağlarız. Gelen yabancılar çok şaşırır, hangisini değerlendirirlerse, öbür
taraftan iş aksar. Bu ilkellik ile çağdaşlığın kesiştiği noktalarda bizim
fırsatlarımız var. Hep bu kesişme alanlarında fırsatlar yatıyor ve birtakım
sorular sormalıyız. İnsanı insan yapan nedir, neden varız, evrende neler var, neler
oluyor, bizim iç dünyamızı neler tatmin ediyor, inançlarımız neler? Hatta eşimin
bazen söylediği gibi, “biz var mıyız, yoksa uzaylıların sanal oyunu muyuz?” diye
sorgular arada sırada. Ben hastalandığım zaman öyle dedi, “yukarıdan birisi galiba
“kırmızı kart gösterelim, bakalım şimdi ne ukalalıklar yapacak? dedi” diye
espri yaptı bana.
Bu karmaşık ortamda hemen hemen
hepimiz birtakım desteklere ihtiyaç duyuyoruz. Bu da hem içimizdeki gücü ortaya
çıkartmak, hem engelleri aşabilmek, hem streslerimizi pozitif tutabilmek, hem yaşamda
nereye ulaşmak istediğimizi ve etrafımızı nereye götürmek istediğimizi belirlemek,
sağlıklı ve zinde kalmak, performansımızı yükseltmek, tabii ki güdülerimizi
doyurmak için. Burada bazı bilge, önder rehber arayışları ortaya çıkıyor.
Biliyorum, bunu psikologlar daha çok kapıyor; ama ben mesela şu anda iki genç adama,
birine yaklaşık 10 yıldır, birine de 1 senedir, yaşam önder rehberliği yapıyorum
kendi istekleriyle. Böyle bir istekte bulundular ve bana güvendikleri için,
açıldıkları için, ben onlara kendi deneyimlerimden sorular üreterek, o sorulara
cevap vermelerini sağlıyorum, aslında kendi kendilerini yönlendiriyorlar. Ama onların
içinde, onların yaşadığı sıkışıklığı yaşamayan birisi sorular yöneltiyor.
Bence mesleğimizin gittiği yerlerden birinde de bu var. Çevremize bu tip hizmetleri, o
yaş basamaklarını ilerledikçe verme olanakları var.
Mesleğimizde Türkiye’deki
gelişmelere baktığımızda, hocalarım saydı, bunlara ben de katılıyorum. Serbest
dolaşım olanakları çıkacaktır, burada akreditasyon sorunları, diplomalarınızın
geçerliliği sorunları çıkacaktır, dil anlayış sorunlarını yenmeniz gerekiyor.
Farklılıklara uyum niyetinde olmanız gerekiyor, yasal düzenlemeleri, politik
durumları ıskalamamak gerekiyor ve bence geleceğin iş dünyası biraz sanal ortam
ağırlıklı, sanat ve kültürle iç içe, daha yarışmacı, daha bireysel, daha
küresel olacak ve afet yönetiminde çok daha deneyimli olmamızı gerektirecek. Bunda da
afet yönetiminin etkili olması için uluslararası fikir birliği şu ki: Bir afet
anında insanlar etraflarından destek değil, kendi kendine yetebilme becerilerini
geliştirmek zorunda; ancak bunu geliştiren insanlar ve çevresiyle bir takım
çalışması içinde dayanışmaya giren insanlar, afet durumlarında az zarar gören
insanlar oluyor, bundan ders almamız lazım, böyle bir geleceği öngörüyoruz. Ama bu
öngörülerimizi gerçekleştirmek için çalışmazsak, hepten de kaybolabiliriz.
Oturum Başkanı - Teşekkürler.
Panelimizin son konuşmacısı
Doçent Doktor Mehmet Selim Aktürk, Bilkent Üniversitesi; buyurun Hocam.
Doç. Dr. Mehmet Selim AKTÜRK
(Bilkent Üniversitesi)- İyi akşamlar.
Ben 1982 ve
1984 yıllarında Ortadoğu Teknik Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümünden
lisans ve yüksek lisans derecelerini aldım, ve doktoramı da endüstri mühendisliğinde
yaptım; yani 17 yaşından beri tüm yaptığım iş endüstri mühendisliği. Aynı
zamanda Odanın çıkardığı Endüstri Mühendisliği Dergisinde 8 yıldır Yayın
Kurulu Üyesiyim, son 3 yıldır da bu derginin Yayın Kurulu Başkanlığını
yapıyorum.
Son konuşmacı
olmanın bir lüksü var, daha özel konularda konuşma olanağınız oluyor. “Yakın
gelecek” deyince biraz daha konu başlıkları vererek önümüzdeki yıllarda ne tip
konular bizim için daha önemli olacak ve nerelerde iş ve para kazanma olanakları var?
Biraz onlardan bahsetmek istiyorum: Burada ağırlıklı bir şekilde ERP sistemlerinden
bahsedildi, bir önceki oturumda tartışılan ankette “en çok ne istiyorsunuz”
sorusuna yanıt olarak “ERP konusunda sertifika alalım, ders alalım, eğitim
alalım” verilmiş. “ERP” denilen yazılıma baktığımızda başlangıcı
1960’lara gidiyor, ve 1980 ortasında Amerika’da çok popüler olmuş. Türkiye’de
ise 1990’lar ortasında popüler olmaya başladı ve şu anda da belki en fazla bizim
meslekteki insanların rahat para kazanabildiği, danışmanlık yaptığı, projelerde
çalıştığı konulardan bir tanesi. Buradaki oyunculara baktığımızda SAP gibi,
Oracle gibi, JD Edwards gibi yabancı şirketler geliyor, bunların Türkiye’de
danışmanlar ağı var. Böyle bir yazılıma dikkatli baktığımızda ortalama, hatta
en az diyelim, uygulama maliyeti 1 milyon dolardan başlıyor, yazılımı alıyorsunuz,
donanımı alıyorsunuz, eğitim parası, danışmanlık derken sonuçta toplam maliyet en
az 1 milyon dolar. Yaşar Holding gibi büyük bir şirketler topluluğundan bahsedince
toplam maliyet 25-30 milyon dolara çok rahat fırlayabiliyor.
Böyle bir
yazılıma Türkiye’deki şirketlerimiz para vermeye hazırlar ve veriyorlar. Böyle bir
yazılımın uyarlanmasında çalışan danışmanın 1 günlük ücreti yaklaşık 500
dolar. Biraz önce tartışılan bir anket vardı, ve bu anketin sonuçlarına göre
endüstri mühendislerinin aylık ücretlerinin ortalaması 500 dolar’dan az, yani
başlangıçta bir çelişki gibi gözüküyor; ama tam çelişki de yok. Bu yapılan
işle, verdiğiniz artı değer ve size biçilen değere karşılık geliyor. Diğer bir
yanlış algılama da, sanki ERP sistemini alınca, insan faktörü ikinci planda kalacak
gibi birtakım yanlış önyargılar var. ERP sistemleri çok güzel, çok başarılı
bilgi toplanması ve derlenmesi sistemleri; fakat karar verme aşamasında son derece
yetersiz kalıyorlar. Eğer siz “atölye çizelgeleme” probleminizi şirketinizde
varolan kısıtları gözönüne alarak çözmek istiyorsanız, tüm bu çok pahalı
yatırımların hiç birisi size bu konuda yardımcı olmuyor. Bu süreci anlayabilmek
için Amerika’daki ERP sistemleri kullanıcılarının deneyimlerine baktığımızda,
kullanıcılar belirli bir noktaya geldiler, baktılar, yeni karar verme problemlerinin
çözülmesi gerekiyor ve eldeki yazılımlar bunun için yetersiz kalıyor. Bu boşluğu
doldurmaya aday yeni yazılım şirketleri oluştu ve bu şirketler kendi modellerini geliştirdiler. Genel olarak İleri Planlama
Sistemleri olarak çevirebileceğim ‘Advanced Planning Systems’ yada APS. Bugünlerde
bu yeni model ve sistemleri şirketlere uyarlayan danışmanlık şirketleri moda.
Örneğin i2 diye bir şirket var, ilk çıktığı zaman çizelgeleme algoritması
geliştirerek başladılar ve i2’nun yazdığı yazılım, Oracle ve SAP gibi büyük
şirketler tarafından kendi sistemlerine uyumlu hale getirildi. Şu anda i2, ‘tedarik
zincirleri yönetimi’ yada “supply chain management” diye biraz sonra bahsedeceğim
konuda Amerika’daki en büyük dördüncü şirket oldu. “SAP” diye bahsettiğim
şirket bir Alman şirketi, yaklaşık 20 sene önce Amerikan yazılım pazarında hiç
yoktu, şu anda Microsoft, Oracle’den sonra üçüncü büyük şirket. Yani eğer
bizler, bu gidişi iyi takip edebilirsek, demek ki Türkiye olarak bu büyük pazardan
birtakım paylar da alabiliriz. Niye çizelgeleme problemi örneğini verdiğimi
açıklamaya çalışayım. Çünkü çizelgeleme probleminin ERP gibi jenerik bir
çözümünün olmayacağını düşünüyorum. Bunlar firma bazında düşünülerek
özellikle geliştirilen algoritmalar. Türkiye’de 5 sene sonra bu problemlerin
ağırlıklı olarak tartışılacağına eminim, Amerika’yı genel olarak 5-10 sene
gibi bir arayla takip ettiğimizi varsayıyorum, ve şu anda şirketlerimiz ERP
sistemlerini uygulamaya çalışıyorlar. Yaklaşık 5 sene sonra bu uygulamalar belirli
bir doyuma ulaşacak ve ERP’nin gerçek problemleriyle karşı karşıya kalacaklar.
Bunlardan bir tanesi çizelgeleme, işte orada bizlere önemli işler düşüyor.
Örneğin şirket bazında danışmanlık şirketleri aracılığıyla bu tip bir
yazılımın geliştirilmesi ve şirketlerin kendi öznel koşulları altında
uyarlanması gibi.
Bu
yazılımları öyle hafife almayın, Amerika’da böyle bir modelin geliştirilmesi ve
uyarlanması yaklaşık 1 milyon dolarlık bir yatırım gerektiriyor. Bu bizim için
önemli bir alan. Şimdi danışmanlık şirketleri niye sürekli böyle yeni ürünler
geliştiriyorlar? Nasıl Arçelik bir buzdolabı üretip, 40 sene satamazsa,
danışmanlık şirketleri bu ürünleri üretip, 40 sene satamaz. Yeni kavramlar, yeni
birtakım sonuçlar ve çözüm önerileri geliştirmek zorundalar. Şu anda Amerika’da
moda olan çözüm önerisine biraz önce bahsettiğim “tedarik zincirleri sistemi”
diyoruz, yani ‘supply chain management’. Niye bu önemli bir çözüm önerisi oldu?
Size birkaç sayı okumak istiyorum: 1998 senesinde Amerikan şirketlerinin tedarik
sistemleri ile ilintili masrafları toplam 900 milyar dolar (taşıma, envanter, planlama,
vb.), bu Amerika’nın GDP’sinin yüzde 11’i. Yine sırf gıda endüstrisinde etkin
bir tedarik sistemi yönetimi geliştirilebilir ise, yaklaşık 30 milyar dolar tasarruf
edeceklerini düşünüyorlar. Yazılım ve danışmanlık şirketlerinin en büyük
özelliği budur. Yani varolan şirketlerin problemlerinin anlaşılması ve buna göre
çözüm yöntemlerinin geliştirilmesi. Bizim için bu tedarik zinciri kavramının
güzelliği ne? Oradaki problemlere bakıyoruz, fabrika yada depo yer seçimi, tesis
yerleşim planı, envanter problemi, taşıma problemi, üretim problemi, imalat problemi,
planlama problemi, çizelgeleme problemi; bunların her birisi bizim aslında bir ders
konusu başlığımız. Yani endüstri mühendisleri olarak, eğer böyle bir problem
varsa, buna birileri çözüm getirebilecekse, bunun için bizden daha iyi donanıma sahip
bir meslek yok. Bir önceki oturumda bir katılımcı arkadaşım “makina mühendisliği
bizim atamızdı” deyimini kullandı. O
eskidendi, biz onlardan artık çok uzaklaştık. Yani bizim bize özgü, sırf bizim
bildiğimiz tekniklerimiz ve yöntemlerimiz var. Eğer biz meslek olarak para kazanmak
istiyorsak, işte bizim bu güçlü olduğumuz alanları öne çıkarmamız lazım. O
açıdan supply chain management, yani tedarik zincirleri, bizim için çok önemli ve
verimli bir alan. Eminim 5-10 sene sonra, Türkiye’de bu tip şirketler devreye girmeye
başlayacaklar. Yine buraya gelmeden evvel yurtdışında ve Türkiye’de çalışan
mezunlarımıza bir e-mail yolladım, “böyle bir panele katılacağım, yakın
gelecekte sizce önemli problemler nelerdir?”. Ağırlıklı olarak tedarik zincirinden
bahsettiler, bir kısmı çizelgelemeden bahsetti, çok komik bir şekilde Kanada’dan,
Amerika’dan, Hong Kong’tan ve Türkiye’den hepsi de “ya bu arada, bu
danışmanlık şirketleri şu günlerde servis sektörü üzerine çok yoğunlaştılar;
çünkü servis çok verimsiz, çok kötü yönetiliyor, imalat şirketleri önemli; ama
çoğu da düzgün işler yapıyorlar, tüm imalat şirketlerinin güzel bir planlama
sistemi var, organizasyonları düzgün.” Ama bu arada Türkiye’deki bankalara bakın,
ne kadar kötü yönetiliyorlar. Burada da yavaş yavaş üretimde geliştirdiğimiz
yöntemlerin servis sistemlerine uyarlanmasını önümüzde 10 sene içinde göreceğiz.
Yani şu anda Türkiye’de ERP sistemi kullanmayan büyük şirket yok gibi; ama ben ERP
sistemi kullanan bir servis yada hizmet şirketi daha görmedim. Belki süreç içerisinde
üretimdeki o bilgi birikimini bu danışmanlık şirketleri doğal olarak hizmet
sektörüne aktaracak.
Yine Türkiye
özelinde ilginç bir örnek, Hewlett Packard, HP’nin, Amerika’da çalışan
danışmanları tedarik zinciri problemine öncelik verirken Türkiye’dekiler de birinci
önceliği devlet ve kamu olarak belirlemişler. Yani devletin küçülmesi, devletin
işlerliğinin kazandırılması önemli bir endüstri mühendisliği problemi. Bu konuda
önemli kaynakların ve problemlerin olduğunu düşünüyorlar. Yani şu anda HP
Türkiye’de önceliği devletten gelecek danışmanlık olanaklarına vermiş durumda,
bunun da bizler için önemli bir bilgi olduğunu düşünüyorum.
Yukarıda
bahsettiğim şu anda yaşanan gerçeklere ek olarak, bir de temenniler kısmına gireyim;
yakın gelecekte yaşanır mı, bilmiyorum; ama keşke yaşansın? dediğim şeyler.
Türkiye’de girişimcilik ruhunun pek olmadığını düşünüyorum; yani girişimcilik
nedir? Siz bir ürünü düşüneceksiniz, geliştireceksiniz, pazarlayacaksınız,
satacaksınız, ve tüm bu süreç içerisinde bir sürü soruya yanıt vereceksiniz. Ben
yine endüstri mühendislerinin bu girişimcilik ruhu taşıyan, yani düşünceyi
geliştiren kişiler açısından çok değerli ve yararlı olacağını düşünüyorum.
Yani ilerde endüstri mühendisleri, o kişilere bu işin nasıl yapılacağı konusunda
yardımcı olacaklarını hissediyorum. İkincisi, problemler zorlaşıyor, bizim belki
ileri teknoloji gerektiren konularda sıkıntımız var; ama beyin anlamında çok da
fazla sıkıntımız yok. Örneğin, üzüleyim mi sevineyim mi, bilmiyorum; bahsettiğim
i2 şirketinde şu anda Amerika’da sırf Bilkent Üniv. Endüstri Mühendisliği
bölümü mezunu çok sayıda Türk çalışıyor. Bunların hepsinin temel özelliği, en
azından yüksek lisans dereceleri var, bir kısmı doktora da yapmış. Yani
Türkiye’de eğer bu rekabete gireceksek, önemli olan bu konulara da ağırlık
vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Yani ne kadar çok yüksek lisans, ne kadar çok
doktora öğrencisi varsa, o bizim bilgi düzeyimizi o kadar arttıracaktır ve “rekabet
gücü” denilen kavramda bize bir destek sağlayacaktır. En son çevre kavramı ile
tamamlayayım: hani hoş, etik bir şey olarak düşünmenin dışında önemli Endüstri
mühendisliği problemleri içeren bir kavram. Örneğin yeniden üretilebilirlik
kavramı, hem pazar anlamında, hem de maliyet anlamında önemli bir olgu. Şu anda
Amerika’da da özellikle bu konular malzemeciler, makina ve elektrik mühendislerinin
kontrolünde gidiyor. Ama bir şekilde endüstri mühendislerinin de bir noktada bir
sürece katılacaklarını, onların da o süreç içerisinde bize özgü problemler
bulup, bize özgü çözüm yöntemleri geliştireceklerini zannediyorum.