TMMOB MAKİNA MÜHENDİSLERİ ODASI
ÖĞRENCİ ÜYE KURULTAYI 2001
AÇILIŞ KONUŞMALARI
MEHMET SOĞANCI
Makina Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı
Sayın Birlik Başkanım, Makina Mühendisleri Odası Şubelerinin sevgili yöneticileri, mesai arkadaşlarım, sevgili öğrenci arkadaşlarım, genç arkadaşlarım, öğrenci üyelerimiz, konuklarımız; hepinize “hoş geldiniz” diyorum, Makina Mühendisleri Odası Yönetim Kurulunun en içten sevgi ve saygılarına aracılık ediyorum. Türkiye’nin dört bir yanından; Diyarbakır’dan, Edirne’den, Antep’ten, Antalya’dan, İzmir’den, Bursa’dan, Kocaeli’nden, Adana’dan, İçel’den, Bursa’dan, Balıkesir’den, Zonguldak’tan, Isparta’dan, Eskişehir’den, Denizli’den, İskenderun’dan, Türkiye’nin dört bir yanından buraya geldiniz; kendiniz adına, Odamız adına, ülkemiz adına bir şeyler üretmeye geldiniz; hoş geldiniz, bize onur getirdiniz, güven getirdiniz, coşku getirdiniz; hoş geldiniz. Gerçekten bütün samimiyetimizle ve yüreğimizle sizleri selamlıyoruz.
Sevgili arkadaşlar; bugün burada kendi bireysel hukukunuzu kullanarak, Makina Mühendisleri Odasının öğrenci üyesi olarak, küreselleşme ve üniversite üzerine bir görüş oluşturmaya çalışacaksınız, Makina Mühendisleri Odası adına kamuoyuna iletilecek bir ortak paydayı yakalamaya çalışacaksınız. Türkiye’de böyle bir şey yok; Türkiye’nin dört bir yanından buraya gelerek bir ortak paydada buluşmaya, böylesi bir gençlik hareketini yaratmaya, -gönüllüler belki çok fazla, ama- böylesi bir işi gerçekleştiren yok. Bunun için çok büyük övünç duyuyoruz, bunun için çok kıvanç duyuyoruz. Bugün, bu salonda üreteceğiniz görüşler, Türkiye’de çok önemlidir. 2001 yılının bu Mart ayında, burada bu kadar yoğun bir gençlik bir şeyler üretebiliyorsa, ülkenin yangın yerine düştüğü bugünlerde bir şeyler üretebilmek için buraya geldilerse, bu çok önemli bir şey. Biliyorum, hepiniz bunun öneminin farkında olarak buraya geldiniz. Kiminiz 18 saatlik yoldan geldiniz, kiminiz Ankara’da ev sahipliği için geldiniz; ama birlikte üretmenin, birlikte Türkiye sorunlarını kendi bulunduğunuz noktada tespit etmeye ve belki de çözüm yolları önermeye geldiniz; bilinçli olarak geldiniz, bunun önemi çok büyük ve gerçekten hoş geldiniz.
Değerli arkadaşlarım; bugün bir küreselleşme tartışması yapacaksınız, küreselleşme ve üniversiteler tartışmasını yapacaksınız. Tartışmaları belki de biraz daha teorik, biraz daha pratik, biraz daha anlamlı, biraz daha coşkulu, biraz daha ne dediğimizi bilecek şekilde yürütmek için, ben, Makina Mühendisleri Odası Yönetim Kurulunun Genel Kurulundan aldığı güven ve Genel Kurul’un verdiği büyük destekle yazdığı Çalışma Programından -1997’de yazılmış, ama sanki bugünü tarif eden Çalışma Programından- birkaç sayfayı burada sizlerle paylaşmak istiyorum.
“Nasıl Bir Dünya, Nasıl Bir Türkiye ve Orada Odamızın Yeri Nedir?” demiş yönetici arkadaşlarımız ve şunları söylemişler:
“Küreselleşme, entegrasyon, globalleşme ve yeni dünya düzeni kelimelerinin bazen tek tek, bazen de yan yana kullanıldığı günümüzde, emperyalizm ve uluslararası sermaye bütün dünyayı tek bir sömürü alanı olarak görmekte. Yeni dünya düzeni teorisini savunanlar, propaganda olarak her şeyin küresel ilişkilerin bir parçası haline geldiği; dolayısıyla farklı ideolojilerin, farklı sınıf çıkarlarının bulunmadığı tezini savunmaktalar. İnsanlara barış, demokrasi, katılım, hoşgörü, üretim, birikim ve tüketim dolu, çevreye duyarlı, küreselleşmiş yeni bir dünya düzenine girildiği müjdelenir. Bütün dünyanın endüstri toplumundan bilgi toplumuna, işgücü ağırlıklı teknolojiden yüksek teknolojiye, ulusal ekonomiden dünya ekonomisine, merkezi yönetimden yerel yönetime, kurumsal yardımdan kendi kendine yardıma, kısıtlı seçeneklerden çok çeşitli seçeneklere doğru hızlı bir değişim içinde olduğu söylenmekte. Ancak, bu süreç görüldü ki, aksine güçlü kutuplaşmalar, ırkçılık ve milliyetçilik temelinde dünyanın hemen her tarafında süregiden savaşlar, katliamlar, işsizlik, açlık, toplumsal yozlaşma ve daha yoğun bir sömürü getirdi, hepimiz bunları yaşıyoruz.
Ülkemizin de dünyada gelişen bu süreçten etkilenmesi kaçınılmaz oldu. Ülkenin ekonomik durumuna baktığımızda; dünyada gelir dağılımı en bozuk, OECD ülkeleri arasında en fakir, en pahalı, en çok işsizi olan, nüfusun çok büyük bir bölümünün sosyal güvenlikten yoksun olduğu, dünyanın sayılı borçlu ülkeleri arasında yer aldığı, yatırımların tümüyle durduğu, hayatın bir günde yüzde 40 yoksullaştığı, iç ve dış borçların her geçen gün artarak devam ettiği bir ülke. Siyasallaşma açısından baktığımızda ise; insanların özgürce örgütlenmelerine izin verilmeyen, sendikaların, partilerin kapatılmaya çalışıldığı, düşüncelerin yazılamadığı, söylenemediği bir ülke; yazmaya, söylemeye çalışanların başına ise onlarca işin getirildiği bir ülke. Kısaca ülkemiz, ekonomik ve sosyal yapısıyla halkın gelecekten umutlarının giderek karamsarlığa dönüştüğü bir noktada. O gün de söylemiştik, işte bu ay illa ki söylüyoruz; ülke bir yangın yeri. Hiç kimsenin yarınından ve geleceğinden yana bir düşüncesi yok, düşünceler karartılmış. Ülke böyle bir ülke, yolsuzluk ülkesi, ülke yangın ülkesi, ülke yoksulluk ülkesi ve maalesef bunları yaşamaya zorunlu bıraktırılıyoruz.”
Vergi kaçakçılıklarının ayyuka çıktığı 97’dir bu söylenen sözler: “Köşe dönücülüğün ve bireysel kurtuluşun çözüm olarak sunulduğu; ücretlerin, eğitim ve sağlık hizmetlerinin kısıtlanarak askeri harcamaların yükseltildiği, antidemokratik ve baskıcı yasal uygulamalarla halkın gelecek umutlarının karamsarlığa dönüştüğü bir ülkede yaşıyoruz maalesef. Ekonomik ve siyasi bunalımların sorumlusu olarak emekçiler ve geniş halk yığınları gösteriliyor. Baskı yasaları, antidemokratik uygulamalar, grev yasaklamaları, ücretlerin dondurulması, kitlesel işten atmalar, sürgünler, sivil toplum örgütlerini etkisizleştirme ve işlevsizleştirme uygulamaları artarak sürüyor.”
Söylediğimiz yıl 97, sanki bugünleri anlatıyor bu yazı: “Artan bu toplumsal baskıların yanı sıra, insanları politiksizleştirme, kültürsüzleştirme, örgütsüzleştirme ve yalnızlığa itmek için planlı ve sistemli bir ideolojik saldırı politikası izlenmekte. Özünde bu ideolojik saldırı, insanların kolektif düşünme, kendi sorunlarının yanı sıra toplum sorunlarına sahip çıkma, sorunları çözmek için birleştirme, örgütlenme, birlikte mücadele etme, kendi gücüne ve öteki insanlara güvenme duygularını, umutlarını, inançlarını ortadan kaldırmayı amaçlamakta. Bugün ülkemiz, gümrük birliği anlaşmaları imzalayan ülkeler arasında en yüksek işsizlik oranına sahiptir. Teknoloji üretmeyen ve üretime yeterli destek verilmeyen bir ülkede, gümrük birliğinin üretim ve kaliteyi arttıracağı, ucuzluk sağlayacağı, işsizliğin azalacağı ve benzeri söylemleri hayalden de öte, geniş halk yığınlarını kandırmaktadır. Bu politikaların sonucunda işsizliğin artacağı, taşeronlaştırmanın, sendikasızlaştırmanın daha da artacağı, demokratik hak ve özgürlüklerin daha da kısıtlanacağı, özelleştirmelerin daha da hızlanacağı açıktır. Sosyal güvenlikten eğitime, sağlıktan ulaşıma kadar tüm kamu hizmetleri sermayenin acımasız inisiyatifine bırakılmaktadır. Bütçede yatırımlara çok komik ve gülünç paylar ayıran siyasi iktidarların kalkınma ve sanayileşmeden vazgeçtikleri gün gibi aşikârdır.”
Söylediğimiz yıl yine 1997: “Bilim, teknoloji ve sanayileşmeye gereken önemin verilmemesi, araştırma-geliştirme ve yatırımlara gereken kaynağın aktarılmaması, çalışma yaşamımıza ilişkin sorunlarımızı gün geçtikçe ağırlaştırmaktadır. Diğer yandan ülke halkının her türlü hak arama çabası şiddetle bastırılmaktadır. Parasız, nitelikli ve eşit eğitim isteyen öğrenci gençlik, zaman zaman ne olduğunu siz biliyorsunuz; işkence altında alınan ifadeler belge olarak kabul edilerek onlarca yıl cezalar verilebilmektedir. Grevli, toplusözleşmeli sendikal hak arayan kamu emekçileri coplanabilmekte, öte yandan ülke açık bir şekilde rantiyecilerin, uyuşturucu kaçakçılarının, barış düşmanlarının, gericilerin, katillerin, çetelerin hakimiyeti altına sokulmaktadır. O dönemde yaşanmış olan Susurluk’ta meydana gelen tesadüfi kaza, bu ülkenin demokrasi güçlerinin, bu ülkenin ilericilerinin, aydınlarının yıllardır söylemeye, anlatmaya çalıştığı gerçekleri apaçık gözler önüne sermemiş midir?..
Yanlış eğitim politikaları sonucu mühendislik eğitiminin kalitesi gün geçtikçe düşürülmekte, kamu kaynakları ve yetişmiş akademik personel özel üniversitelere ve vakıf üniversitelerine kaydırılarak devlet üniversiteleri işlevsizleştirilmekte ve niteliksizleştirilmektedir. Eğitim kalitesinin düşürülmesi, mesleki hizmetlerin kalitesini de düşürmekte; büyük projelerde yabancı mühendisler çalıştırılarak, kendi mühendislerimiz ve mühendislik kuruluşları dışlanmaktadır. Siyasi iktidarlar, verdikleri yanlış kararları düzeltmek yerine, âdeta biz mühendislerle savaşmayı tercih etmektedir. Bütün bunları yapmak için de devlet aygıtının yeni baştan düzenlenmesi, tüm toplumsal katılım mekanizmalarının ezilmesi, sivil toplum örgütlerinin etkisizleştirilmesi, demokratik kitle örgütlerinin yok edilmesi, bilimsel entelektüel faaliyetlerin cezalandırılması ve baskının, zorun, güç kullanımının hakim olması yolu denenmektedir.”
1997 yılındaki Oda yöneticilerinin Türkiye’yi ve dünyayı, o küreselleştirilen dünyayı tanımlamaları böyleydi arkadaşlar. Değişen nedir ve böylesi bir yaşantının içinde, böylesi bir tespitin içinde mesleki demokratik kitle örgütü olan Odamız ne yapmak zorundadır? Her zaman her yerde söylüyorum; bu ülkenin meslek örgütlerine büyük ihtiyacı var, bu ülkenin insanının bize çok ihtiyacı var ve Makina Mühendisleri Odası, bu ihtiyacın, bu sorumluluğun bilincindedir. Bu ülkenin bize ihtiyacı vardır arkadaşlar; Makina Mühendisleri Odası çalışmalarını, halktan, emekten, demokratikleşmeden yana, yurtsever ve antiemperyalist anlayışlarla yürütür. Oda çalışmalarında meslek ve meslektaş sorunlarının ülkenin ve halkın sorunlarından ayrılmayacağı temel ilke olarak kabul edilir. Makina Mühendisleri Odası ve onun örgütlü gücü, bilimi ve teknolojiyi halkın yararına kullanmayı ve bunun oluşumu için aktif çaba göstermeyi her türlü çalışmanın önünde tutar. Makina Mühendisleri Odası, aydınlık bir Türkiye için, barış düşmanlarının, çetelerin, rantiyelerin, uyuşturucu kaçakçılarının, halk düşmanlarının karşısına örgütlü bir yapıyla ve mesleki demokratik kitle örgütü olma iddiası içinde karşı durur, karşı durmanın araçlarını yaratır.
Makina Mühendisleri Odası ve onun örgütlü gücü bilir ki, bir yandan kendi örgütlenme ağını geliştirirken, öte yandan da kendi meslek alanlarıyla ilgili ülke gerçeklerini, sorunlarını, çözüm yollarını bilimsel araştırmalarla, bilimsel ve teknik raporlarla kamuoyunu ve halkı aydınlatma görevini eksiksiz yerine getirmeye çalışır ki, bugün yapılmakta olan bu kurultay da bu çalışmalardan önemli bir tanesidir.
Değerli arkadaşlar,
Bulunduğunuz noktadan, üniversiteden, kendi sorunlarınızdan ve kendinizden yana çıkan bir anlayışla ülkenin sorunlarını bugün burada dile getireceksiniz. Aslında bu çaba, bundan iki yıl önce 1999’da gerçekleştirdiğimiz Öğrenci Üye Kurultayımızın birincisinin devamıdır. O kurultayda yine böyle bir salonda toplanıp neyi konuşmuştuk? Kendiniz, nasıl bir üniversite istediğinizi yazmıştınız, nasıl bir eğitim istediğinizi yazmıştınız, Odanın mesleki ve toplumsal alanlardaki yerlerini yazmıştınız.
Arkadaşlar; yarattığınız bu değer, aslında 1999 yılında bir öğrenci gençlik hareketi açısından önemlidir. Neler yazıldı? Katılmayan arkadaşlar için birkaç paragrafta özetlemek istiyorum: “Nasıl bir eğitim, nasıl bir üniversite, Odanın toplumsal ve mesleki alanlardaki yeri” noktasında neler dediniz? Söylenilenler şunlardı:
“Bilginin yatay dolaşımına bir soyutlama ile eğitim denirse; üniversiteyi ilkokul ve liseden ayıran, bilimsel, teknik bilgi üreten ve aktaran mekân olmasıdır. Ancak denilmektedir ki, ülkemizde üniversiteler üretmekten çok aktarmakla biçimlenmiş veya biçimlendirilmiştir. Bu durum, ülkede kapitalizmin gelişkinlik düzeyi ve uluslararası konumlanışıyla belirlenmiş; teknoloji üretmekten çok, üretilmiş teknolojinin aktarılması ile yetinen kapitalizmin durduğu nokta, üniversiteyi de aktarmaya yöneltmiştir.”
Dediniz ki, “12 Eylül ve onun eğitimsel uzantısı YÖK ile birlikte, bilginin acenteliği denilen süreçler bile zaafa uğratılmış; üniversitelerde akademik kriterler değil, siyasal kriterler ağırlık kazanarak kadrolar şekillenmiştir. Bir dizi açılmış asparagas gecekondu üniversite ve yüksekokul ile kazanılmış kadro ve bir dizi bunun sonucunda kazanılmış hak ile birlikte üniversite sisteminde işin içinden çıkılmaz bir kilitleme olmuştur. Ülkede hiçbir siyasal iktidar, bu uyduruk kazanılmış hakları da geri alma gücü olmamış; üstelik bütün bu yapılarda kendi tabanlarını üniversitelerde oluşturmuştur.”
Dediniz ki, “Üniversitede paralı eğitim, bu şekli çıkaranların sadece ideolojik bir baskısıdır; çünkü harçlar, eğitim harcamalarının ancak 3’ü, 5’i, 7’sini karşılamaktadır. Bu eğer ideolojik bir hareket değilse, kaynak sağlama açısından gündeme getirilebilecek kadar da önemli değildir. Eğitimde özelleştirme, kamu biçimde tezahürleri ise, ülkede ülkenin geleceğini düşünen hiç kimsenin kabullenebileceği bir olgu değildir.” Bunları siz söylediniz.
Dediniz ki, “Özel üniversiteler ve onların yaygınlaşması, tartışılması gereken ayrı bir başlık. Evet, sermaye, mevcut sistem içerisinde tekstile, otomotive ve benzeri alanlara nasıl yatırım yapıyorsa, eğitime de öyle yapıyor. Bilinen o ki, bu yatırımda da kâr dürtüsü en ön planda. Öte yandan kendi yönetici ve çalışanını yetiştirme dürtüleri ve/veya düşünceleri de olabilir. Ancak görünen o ki, bunda da sistem içerisinde bir açmaz var. Akademik kadro, neredeyse sıfır maliyetle özel üniversitelere transfer edilebiliyor da, nitelikli öğrenci kitlesinin özel üniversiteye transferi nasıl olacak?”
Dediniz ki, “Üniversitelerde bazı bölümler sadece sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden yapılanıyor. Piyasa ekonomisiyle bölüm ya da dersler gündemden düşürülebiliyor. Bilim, piyasanın belirlediği şekle yönelik amaca tabi kılındığında; kendisini araçlaştırmış ve dünyevi kaygıya tabi kılmış olursunuz ki, burada bilinen bir sözü söylemekte yarar var; ‘Bilimi kendi amaçlarının dışına tabi kılanlar, dünyanın en kirli işlerini yapmakla meşguldürler.’”
Dediniz ki, “Üniversite, öğretim üyesiyle, öğrencisiyle, üniversite çalışanıyla; ama sadece üniversitelinin olmalıdır. Bu, üniversitenin olmazsa olmaz koşullarından biridir. Üniversite, üniversiteli, üniversite için söz, karar ve yetki hakkına sahip olmalıdır ve bu hak sadece üniversitelilerin olmalıdır. Üniversite, öğretim üyesi, öğrencisi ve üniversite çalışanının içinde yer alacağı yapılar tarafından yönetilmeli, kararlar birlikte alınmalıdır.”
Yine birinci kurultayda dediniz ki, “Biz bu ülkede yaşayan öğrenciler, Makina Mühendisleri Odasının öğrenci üyeleri, sorunlarımızın toplumun sorunlarından ayrılmayacağını bilerek, diplomamız sonrasında üye olacağımız Odamızın çalışmalarına üniversite öğrenimimiz sırasında aktif katkı koyacağız. Biz, biliyoruz ve söylüyoruz ki, bu örgütün devamlılığı; daha üretken, daha katılımcı ve daha demokratik işleyişi ancak ve ancak bizim özverili çalışmalarımızla gerçekleştirilebilecektir.” Geçen dönemki sonuç bildirgenizin son cümleleri bunlar.
Değerli arkadaşlarım; epeyce de uzattım, ama bilmelisiniz ki bu örgütte söz, yetki ve karar üyenindir. Bu örgüt, kendi iç hukukunu sadece kendi iç dinamikleriyle sağlar. Bu örgüt, emekten ve halktan yana politikalarından hiçbir şekilde ödün vermez ve bu örgütün bu anlayışlarına sahip çıkan sizler, bu örgütün geleceğisiniz. Bu örgüt, bu salonu dolduran arkadaşlarımızın Odaya sahip çıkacağını ve bu Odayı geliştireceğini bilmektedir ve bu örgütün büyüklüğü, işte bu salonda bulunan bu muazzam katılımdır.
Son olarak da şunları söylemeyi bir borç biliyorum: Ben, şubelerimizde öğrenci örgütlülüğümüzü geliştirerek sizlerle Odamızın buluşmasını sağlayan şube yöneticisi arkadaşlarıma öncelikle teşekkür ediyorum. Kolay bir iş değil; 8 yıldır yürürlükte olan Öğrenci Üye Yönetmeliği sayesinde Türkiye’de bulunan 69’a yakın bölümde sizlerle Odayı buluşturmak ve bunun için çaba harcamak kolay değil. Ben, özellikle şube yöneticisi arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Bu kurultayın taslak raporlarının hazırlanması için Oda Merkezinde çalışmalara katılan, aranızdaki olan Merkez öğrenci üye arkadaşlarıma teşekkür ediyorum, Merkez Öğrenci Üye Komisyonunda bulunan arkadaşlara, şubelerdeki arkadaşlarımıza teşekkür ediyorum. Bu kurultayın gerçekleşmesi için çaba gösteren Düzenleme Kurulu üyelerimize, Elif arkadaşımın şahsında teşekkür ediyorum ve tabii ki en çok teşekkürü de Deniz’e ediyorum; biliyorsunuz bütün Türkiye’yi derdimizi anlatmak için bir Kurultay Sekreteri sıfatıyla dolaştı.
Makina Mühendisleri Odası olarak tabii ki en büyük teşekkürü de size ediyorum. Yönetim Kurulu Üyesi arkadaşlar tarafından 35 yaşında iken Oda Başkanlığına atanmıştım. Diliyorum ki, 34’ten küçük bir arkadaşım, yani sizler hemen mezun olunca bu onurlu göreve gelir, geleceğini biliyoruz ve bizim bu Odada yaptığımız bütün çabalar, işte bu yaşı düşürmektir. Gençsiniz, geleceksiniz, hepinize teşekkür ediyorum. Bir şey var; sizi bir görev bekliyor: Buradan, bu salondan akşam çıktıktan sonra başlayarak, bu dönemin sonunda, her biriniz bu işin gönüllü fedaisi olarak şimdiki 2 bin olan öğrenci üye sayımızı 4 bine çıkaracaksınız. Bir göreviniz; gerek geçen kurultayda dillendirdiğiniz ve oluşturduğunuz, gerekse bugünün sonunda yazacaklarınızı sınıfınızda yanı başınızdaki sıra arkadaşınıza bir güzel anlatacaksınız; yorulmayacaksınız, üşenmeyeceksiniz. Dert anlatmak zordur; ama bu görevi yapmak zorundasınız. İki sene sonra geldiğinizde ve bizler bir köşeden bu kurultayın üçüncüsünü izlemeye geldiğimizde, biz bu toplantıyı Selim Sırrı Tarcan’da, Atatürk Spor Salonunda yapıyor olalım.
Bunun için de hepinize bol görev düşüyor. Sizlerle aramızdaki ilişki de Yevtuşenko şöyle söylemiş, onu da burada kayıtlara geçsin diye okumak istiyorum, son olarak da bunu söylüyorum; Makina Mühendisleri Odası gençlere nasıl bakar? Yevtuşenko’nun yazdığı gibi bakar:
“Gençlere yalan söylemek yanlıştır. Yalanların doğru olduğunu göstermek yanlıştır. Yeryüzünde işlerin yolunda gittiğini söylemek yanlıştır. Gençler anlar ne demek istediğinizi. Gençler halktır. Onlara ‘güçlüklerin sayısız olduğunu’ söyleyin, yalnız gelecek günlerin değil, bırakın da yaşadıkları günleri de açıkça görsünler. ‘Engeller vardır’ deyin, kötülükler vardır. Varsa var, ne yapalım, mutlu olmazlar ki değerini bilmeyenler mutluluğun. Rastladığınız kusurları bağışlamayın, tekrarlanırlar sonra, çoğalırlar ve ilerde çocuklarımız, öğrencilerimiz bağışladık diye o kusurları, bizi bağışlamazlar.”
Hepinize teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.
KAYA GÜVENÇ
TMMOB Başkanı
Sevgili arkadaşlarım, hoş geldiniz. Sizleri, TMMOB adına sevgiyle ve saygıyla selamlıyorum. Odamın Yönetim Kuruluna ve bu Kurultayın düzenlenmesinde emeği geçen bütün arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.
Hem güzel, hem zor bir mesleği seçtiniz. Güzelliği; bu meslek öyle bir noktaya gelmiştir ki 2000’li yıllarda, yaşadığımız çevrenin, soluduğumuz havanın, içtiğimiz suyun, yediğimiz yiyeceğin içinde vardır. Tasarımıyla vardır, yapımıyla vardır, öğretimiyle vardır, denetimiyle vardır. Güzel bir meslektir; çünkü bu mesleğin temel hedefi, toplumun ve tek tek insanların refah düzeyinin yükselmesine hizmet ettiği için, insanların kendi kaderlerine tam hâkimiyetine giden yolda bir dizi eylemliliği içerdiği için güzeldir. Zordur; çünkü bu amacı gerçekleştirmek için önünüzde, hele de bizim ülkemizde çok büyük engeller vardır. Bu engelleri tek tek saymayacağım; sevgili Oda Başkanım sizlere Türkiye’nin içinde bulunduğu koşulları, mühendislik alanlarında bizi kısıtlayan noktaları dile getirdi. Bu noktalar genel hatları itibariyle Türkiye’deki yaklaşık 350 bin mühendis ve mimar arkadaşımızın, TMMOB’ye bağlı odalara üye olan 220 bin mühendis ve mimarın, 50’ye yakın meslek disiplininin sorunlarını kapsıyor.
Sevgili arkadaşlarım,
Mühendislik son zamanlarda önemli bir kriter olarak değerlendiriliyor. Mühendislik öğrencileri sayıları, artık dünyada bir ülkenin teknolojiyi geliştirme yeteneğinin bir kriteri olarak kabul ediliyor. Biz de bir karşılaştırma yapmak istedik; ülkelerdeki mühendis sayılarını çıkarmak bir hayli zor, ancak mühendislik öğrencileri sayılarından hareketle bazı bulgular elde ettik. Bir bulgu şu: Türkiye’de mühendislik öğrencileri sayılarının diğer çalışanlara oranı olarak veya diğer üniversite mezunlarına oranı olarak hemen hemen gelişmiş ülkelerle aynı düzeyde. Ancak bir ülkedeki mühendislik öğrencilerinin sayıları ile o ülkenin yurtiçi gayri safi hâsılasını karşılaştırdığınız zaman, Türkiye’de bir öğrenciye düşen GSYİH tutarı ile gelişmiş ülkelerdeki bir öğrenciye düşen GSYİH tutarı arasında yarı yarıya bir fark var. Bu ne anlama geliyor? Bunun anlamı şu: Türkiye’de mühendisler, meslektaşlarımız, kendi mesleklerinden gelen yeteneği, bilgiyi, beceriyi sonuna kadar kullanamıyorlar. Yani aslında 1930’lardaki ilk planları bir tarafa bırakırsanız, sanayileşme planlarını ve bu sanayileşme planlarında mühendislerin rolleri, katkılarını bir tarafa bırakırsanız, Türkiye dışa bağımlı bir kalkınma politikasını benimsediği için, o yöne sevk edildiği için ve halen de bunu sürdürdüğü için, teknoloji girdisi düşük bir kalkınma modelini benimsemiş durumda. Oysa mühendislik bizatihi üretimdir, teknolojidir, bilimdir. İşte o tarihlerde başlayan ve 12 Eylül rejiminin Türkiye’ye dayattığı model üretim değil, rant modelidir. Rant modeli öyle bir noktaya gelmiştir ki, Türkiye’de üretim adına ne varsa her şey terk edilmiştir.
Bize unutturulmaya çalışılan birkaç kavram var. Bu kavramlardan bir tanesi planlama, bir tanesi de ulusal politikalar. Oysa küresel dünya dediğiniz dünyada en liberal ülkelerin dahi kendi ulusal politikaları var. Avrupa Birliğini oluşturan devletlere baktığınız zaman, her birinin kendi ulusal motifleriyle bezenmiş programları, planları var. Türkiye, tam bir sömürge haline getirilmek için bütün bu kavramlardan bir anlamda uzaklaştırıldı. Bu durum, tekrar söylüyorum, yeni değil. Ama son 20 yıl, tabii ki Türkiye açısından çok daha ağır faturaların ödendiği bir dönem. Ancak, 1960’lardan beri Türkiye’deki mühendisler ve mimarlar, bu gidişin ne anlama geldiğini gördüler. 1960’lara kadar mühendislik-mimarlık mesleği bir ayrıcalıklı meslekti. Hatta 1950’lerde anlatırlar; kamuda çalışan bir mühendisin ücreti valinin ücretinden daha fazla. Valinin o zamanlar ne kadar önemli bir durumda olduğunu söylemeye gerek bile yok. O ayrıcalık gitti. Niçin gitti? Biraz önce söylediğim gibi, o bağımlı ekonomi nedeniyle gitti ve 1960’ların ortalarından itibaren Türkiye’deki mühendisler ve mimarlar şunun farkına vardılar: Dediler ki, “Türkiye’deki mühendislerin ve mimarların sorunlarının temelinde bu ülkenin koşulları yatmaktadır ve Türkiye’nin mühendisleri ve mimarlarının sorunları, diğer emekçi sınıfların sorunlarından ayrı değildir.”
İşte 30 yılı aşkın bir süredir Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birliği, mücadelesini bu ilkenin çerçevesinde yürütmeye çalışıyor. Bu çalışma birbiriyle bağlantılı ve bütünsel anlayış çerçevesinde iki yanlıdır. Sayın Oda Başkanım da biraz önce anlattı, bu mücadele hem meslek alanlarında, hem de Türkiye’nin bugünkü koşullarını iyileştirmek üzere genel alanda sürdürülüyor. Nedir o genel anlamdaki mücadele? O mücadelenin sloganı bellidir, yıllarca söyledik, bir kez daha söylüyoruz: “bağımsız ve demokratik bir ülke”. Neden bağımsız ve demokratik bir ülke? Bu ülkenin insanları insanca yaşama noktasına gelmek istiyorlarsa, bunu sağlamak zorundadırlar.
Bu mücadelenin bugün geldiği nokta ise Emek Platformu. Biliyorsunuz, Türkiye’de 1970’lerde antifaşist cephe vardı. 1990’lardan sonra demokrasi platformları ortaya çıktı. Bütün bunların hepsinin ortak bir amacı vardı; o ortak amaç, tekrarlamak gerekirse, Türkiye’de uluslararası ya da yerli sermayeden yana değil, Türkiye halkından yana politikaları hayata geçirmekti. Emek Platformu, bu sürecin sonunda gelinen bir aşamaydı. İki yıl önce 3 işçi konfederasyonumuzun, 3 kamu çalışanları sendikaları konfederasyonunun, 3 emekli derneğinin ve 6 meslek örgütünün bir araya gelerek oluşturdukları gönüllü bir birliktelik. Dönem sözcülüğü 28 Şubattan itibaren TMMOB’ye iki aylık süreyle geçti, bir dizi karar alındı.
Sevgili arkadaşlarım; Emek Platformu bir saptama yapıyor, diyor ki, “Bugün yaşadığımız kriz, Türkiye’de sürdürülmekte olan IMF ve Dünya Bankası politikalarının bir sonucudur. Sorumlusu, bu politikaları, insanı yok varsayarak, inatla sürdüren siyasal iktidarlardır.” Son kriz bu şekilde değerlendirilirken, “Acil paketi bekleyin, neden önceden bir tavır alıyorsunuz” dediler; acil paket açıklandı, söylediklerimizin yanlış olmadığı ortaya çıktı. Ne var acil önlemler paketinde? Acil önlemler paketinde yine özelleştirme var, yine yoksulluk var, yine işsizlik var. Yıllardan beri söylenileni bir kez daha söylemekte yarar var: siz şayet kendi halkınızı düşünüyorsanız, siz şayet halkın refah düzeyini geliştirmeye çalışıyorsanız, siz şayet gelir dağılımını düzeltmeye çalışıyorsanız, siz şayet yoksulluğu yenmeye çalışıyorsanız, o zaman uluslararası para kuruluşlarının dikte ettirdiği, empoze ettirdiği programlarla bir yere varamazsınız, bir yere gidemezsiniz. Bir kriz olur, ikinci program gelir, bir kriz devam eder. Kaçıncı kriz, kaçıncı program?!
Bu program ve krizler sürecinde niyet mektupları da öylesine noktalara gelmiştir ki, artık ekonomik önlemleri aşmıştır. Son niyet mektuplarından bir tanesi ne demektedir? “Türkiye Büyük Millet Meclisi, şu tarihte, şu amaçla, şu kanunu çıkaracaktır.” İş bu noktaya gelmiştir. İşte bağımsızlık olayının temelinde yatan olay budur.
Sevgili arkadaşlarım; zor bir dönem, ama zor bir dönem derken, sakın bundan 2 yıl öncesinin daha kolay olduğunu düşünmeyelim veya bundan 20 yıl öncesinin daha kolay olduğunu düşünmeyelim. Türkiye emekçileri, sorunlarını örgütlenerek, örgütlerini geliştirerek çözeceklerdir. Ama aynı zamanda bu örgütlerimizle birlikte siyasal örgütlerde de örgütlenmeden, siyasal anlamda da ağırlıklarını koymadan, bu ülkenin kaderine bu anlamda da egemen olmayı hedeflemeden bir yere varılmasının zor olduğunu düşünüyorum.
Yaptığınız toplantıyı önemsiyorum, o bakımdan sizlere başarılar diliyorum. Buradan alacağınız kararlar, TMMOB’nin Öğrenci Üye Kurultayı için önemli ipuçları verecektir. O kurultayı da en kısa zamanda toplamaya çalışacağız. Karanlık olabilir; aydınlık vardır, insanın olduğu yerde umut vardır ve ben burada, sizlerde bu umudun çok önemli öğelerini görüyorum, hepinize saygılar sunuyorum.