MEVCUT DURUM ANALİZİ RAPORU VE KURULTAY ALT BAŞLIKLARI ÜZERİNE

ŞUBE ÖĞRENCİ ÜYE KOMİSYON DEĞERLENDİRMELERİ

 

CİHAN SANCAR (MMO Edirne Şubesi Öğrenci Üye Komisyonu)

İkinci Paylaşım Savaşı sonrası emperyalist sistemin hızla büyümesi, pazar daralması ve kâr oranlarındaki artış ivmesindeki düşme sonucu bir krizle sonuçlandı. Bu krizle birlikte emperyalistler, 1970’lerden organize etmeye başladığı yeni sömürü politikalarını 1980’lerde netleştirerek uygulamaya başladı ve emperyalizmin bu yeni yöntemine yeni dünya düzeni, diğer bir deyişle küreselleşme, globalleşme denildi. Bu yeni düzende, sosyal devlet anlayışına uygun olan birikim modelinden, yani kitlesel üretim, kitlesel tüketim temelinde yürüyen emek sürecinden vazgeçilerek, bunun yerine para sermayenin finans sermaye içinde olağanüstü etkinlik kazandığı bir çevrim, dolayısıyla üretimden finansal alana bir kayış ve özelleştirmelerle mülkiyetteki değişimler neoliberal politikalarla yaşama geçirildi. Finans, para ve üretim gücünü elinde tutan emperyalistler, gelişmemiş ve üniter devlet yapısında olan ülkeleri, koşullu kalkındırma projeleri, borç ve kredilerle kendilerine bağımlı hale getirerek bu ülkelerin kendi üretim gücünü bitirmiş ve ulusal sanayilerinin gelişmesini engellemiştir. Bu da emperyalizme bağımlı tüketici ve pazar ülkelerini doğurmuştur.

Bu sistemin siyasal karakteristiğini ise, emperyalizmin merkez ülkelerinde istikrar, çevre ülkelerde ise düşük yoğunluklu savaşlar oluşturmaktadır. Kendi dışındaki ülkelerde ırkçılık ve dini ayrılıkları körükleyerek düşmanlıklar oluşturur. Bu güçlerin Yugoslavya ve SSCB’nin parçalanmasındaki rolü, bunun en güzel örneğidir.

Küreselleşme söylemcilerine göre, bilimsel ve teknolojik gelişmelerle kapitalist yeni bir sürece girmişti, artı kapitalizm ötesi bir bilgi toplumu oluşmaktaydı; “Bu gelişmeler sonucunda otomasyon, bilgisayarlaşma ve iletişimde sağlanan olanaklarla dünya küçülmüş ve küresel bir kalkınma, dolayısıyla küresel bir demokrasi olanaklı hale gelmiştir.” Bu söylemlere bugünkü gerçeklik içinde bakıldığında, bambaşka durumlarla karşılaşılmaktadır. Bu yeni düzen, temel sömürü mekanizmasını ortadan kaldırmadığı gibi, bilgi tekelini de ortadan kaldırmamış, yine egemenlerin bilgi tekelini ve iktidarını gizleyen bir sonuca yol açmıştır.

Emperyalizm, sömürü düzeninin uygulamasını kolaylaştırmak için pazar olarak kullandığı ülkelerdeki devletin ekonomiye müdahalesini kısıtlama yoluna giderek, buralarda özelleştirme dayatmasına başlamış, kendi çıkarlarının devamını sağlayacak işbirlikçilerle ortaklıklar kurmuştur. Özelleştirme, devletin ekonomik ve sosyal işlevlerini tasfiye etme aracı olarak düşünülmüştü. Bu uygulamayla sermaye hareketlerinin önündeki tüm engellerin kaldırılması eylemine girişilmiştir. Buna bağlı olarak devletin küçültülmesi, sosyal devletin ortadan kaldırılması ve kamu alanın daraltılmasına yönelik özelleştirme programı uygulamaya sokulmuştur.

Özelleştirme, gelişmiş ülkeler için kamu finansman açıklarını azaltmanın, ekonomik etkinlik ve rekabeti arttırmanın araçlarından birisi, gelişmekte olan ülkeler için büyümenin hızlandırılması, kamudaki yapısal dengesizliklerin düzeltilmesi ve enflasyonu düşürmenin bir aracı olarak sunulmuştur. Ancak gelinen noktada, serbest piyasa rejiminin sorunlarının artmasıyla bir dayatma biçiminde gelişmiştir.

Ülkemizde özelleştirme 1986’da uygulanmaya başlamış; temel amaç, pazar güçlerinin ekonomiyi harekete geçirmesine imkân verilmesi ve verimliliğin arttırılmasıydı. Ancak ülkemizdeki uygulama amacı, zamanla devlete kısa vadede kamu açıklarını kapatmak için gelir sağlamak biçiminde ortaya çıkmıştır. Bu uygulamaların sonucunda işsizlik artmış, emek örgütlenmesi ve sosyal güvenlik zayıflatılmıştır.

Sonuç olarak; küreselleşme, emperyalizmin içine girdiği bir krize karşı geliştirdiği birikim ve sömürü düzenidir, insanlığa yıkım ve yoksulluktan başka bir şey getirmemiştir. Günümüz koşullarında gelinen noktada özelleştirmeler durdurulmalı, özelleştirilen işletmeler kamu mülkiyetine geçirilmelidir. Kamu işletmeleri üzerindeki siyasi otoritenin etkisi azaltılmalı, yönetim ve denetimi iyi çalıştırarak zarar etmesi engellenmelidir. Her alanda üretime yatırım yapılıp dışa bağımlılık azaltılmalı, ekonomik bağımsızlığa kavuşulması sağlanmalıdır. Getiri adaleti sağlanmalı, işsizliğin önüne geçilmelidir.

Yeni dünya düzeninin ekonomide yarattığı problemleri aşabilmek için devlet her geçen gün kendine yük olarak gördüğü sosyal kazanımlardan kurtulmaya çalışmakta; ekonomide olduğu gibi, eğitimde de giderek daha fazla özelleştirmeye gitmektedir. Ticari bir meta haline dönüşen eğitim, giderek sadece varlıklı sınıfların yararlanabileceği bir hale gelmektedir. Ekonomik sorunların yanı sıra, bilimsel sorunlar da üniversitelerimizde had safhadadır. Bilgideki üretimsizlikle beraber ezberci eğitimin getirdiği yozluk, birçok sorunlara neden olmaktadır. Küreselleşmenin bu olumsuz etkilerinden birinci derecede etkilenen üniversiteler, bu konunun en yoğun tartışıldığı yerler olmalıdır. Oysa böyle önemli meseleler gerekli ilgili görmediğinden, siyasi iktidarların keyfi tercihlerine bırakılmıştır. Globalleşme politikaları, biraz önce de değindiğimiz üzere, bilgi tekelinin önüne geçememiş, aksine körüklemiştir. Bilgiyi elinde bulunduranların en önemli dayanaklarının başında, bilimsel bilgi ve bu bilginin evrenselliği gelmektedir. Bu dayanaktan yola çıkarak, “Bilimsel bilgi evrensel olduğuna göre, o halde birçok yerde üretilmesinin bir anlamı yoktur, nasıl olsa Batı dünyası ve Amerika bilgi üretimini yapmaktadır...” Bu bilimsel bilginin üretilmesi de kuşkusuz onların tekelinde olacaktır. Bu, tüm dünyanın zihinsel bir hegemonya altına alınması, ulusal ve kültürel farklılıkların yok edilmesi, yani yeni bir kültür emperyalizmi demektir.

Üniversiteler, üreten kurumlar olmalıdırlar. Günümüz şartlarında üniversitelerimizdeki bilgi akışına bakılırsa, ekonomideki üretim gücünün eksikliğinden kaynaklanan ithal edip tüketme modeli, bilimsel anlamda da yerini bulmuştur. Üniversiteler bilgi üreten değil, ithal edip tüketen kurumlar haline gelmiştir. Kuşkusuz globalleşme teorileri öncesi de üniversiteler bilgi üreten kurumlar değildi; fakat bunun sistemleşip böyle devam etmemesi için, bizler gereken özveri ve tepkimizi göstermeliyiz. Diğer taraftan bilimsel bilgiyi elinde tutanlar için çok büyük kâr ve yatırım alanları oluşmaktadır. Bu bilginin tek elden üretilmesi, buna uygun yaşam sistemleri, iletişim ağları ve teknolojik üstünlükleri, beraberinde de ekonomik ve siyasal üstünlükleri ortaya çıkarmaktadır. Her şey gibi üniversitelerin de hızla yozlaştığı bir ortamda, üreten üniversite modelini yaşama geçirmek ve bir kurum olarak yaşaması için radikal çözümler üretmek gerekmektedir. Bunun için bilgi tekelcilerinin bize dayattıkları bilgiyi ithal eden-tüketen üniversite modelinden vazgeçip, bağımsız, özerk ve bilgi üreten üniversite modelini yapılandırmanın yolları aranmalıdır. Bütün bu sorunlar için de biz, öğrenci gençlik olarak sorunlarımıza sahip çıkmalı, tartışmalı ve çözüm yolları aramalıyız. Kimse bize ideal bir üniversite kurumlaştırıp vermeyecektir; bu ancak kendi özverimiz ve mücadelemizle olacaktır. 

HALİL BAŞÇI (MMO Gaziantep Şubesi Öğrenci Komisyonu)

Üniversitemizde yaptığımız ve diğer üniversitelerle kıyaslama imkânı bulduğumuz mevcut durum analizi çalışması sonucunda varılan sonuç şudur ki; Türkiye’de üniversiteler arasında hemen hemen her hususta eşitsizlikler hakimdir ve mevcut Yükseköğretim Denetleme Kurulu, bu eşitsizliği düzeltme konusunda yeterli beceriye sahip değildir. Bundan dolayıdır ki, üniversiteler arasında açıkça görülen farkların kapanması yönünde çalışmalar yapacak bir akreditasyon kurumu eksikliği hissedilmektedir.

Kuruluş amacı itibariyle Yükseköğretim Denetleme Kurulu, ülkemizde üniversiteler arasındaki bu farklılıkların giderilmesi hususunda çalışmalar yapma temeline dayanmaktadır. Fakat yasal ve yürütme yapısındaki eksiklik ve yanlışlıktan dolayıdır ki, bu kurum amacının çok uzağında kalarak maalesef başarıya ulaşamamıştır. Bu başarısızlığın neticesinde ise, özellikle bazı üniversiteler arasındaki eşitsizlikler had safhaya ulaşarak korkutucu boyutlara erişmiştir. Kurumun başarısızlığının temelindeki yasal eksikliğin giderilmesi konusunda dikkat edilmesi gereken hususlardan birisi, kurumun akreditasyon kriterlerinin tarafsızlığını kaybetmeksizin güncelleştirebilmesidir. Başka bir nokta ise, öğretim elemanlarının ve öğrencilerin, alınan kararlarda yeterli söz sahibi olamamalarıdır. Bu ise, kurumun özerk olması ve öğrenci senatolarının daha yaygın ve işlevsel hale getirilmesiyle çözümlenebilir. Aynı zamanda, Kurulun siyasi değişikliklerden etkilenmesinin asgariye indirilmesi veya mümkünse tamamen engellenmesi doğrultusunda sağlam altyapı sağlanmalıdır. Böylece üniversiteler arasındaki uçurumlar kapanacak ve ülkenin gelişmesi doğrultusunda sağlam bir altyapı oluşturacaktır.

Ülkemizde bilimin gelişmesi için güncel araştırmalara başlanmalıdır ve AR-GE faaliyetleri bu sırada önemini hissettirmelidir. Çünkü gelişmek için esas olan, teknolojiyi satın almak değil, onu üretebilmek ve geliştirebilmektir. Ancak günümüzde gerek bilimin zor elde edilir bir hale gelmesi, gerekse şirketlerin ticari kaygıları, firmaların araştırma faaliyetleri yerine üretim faaliyetlerine ağırlık vermesine sebep olmaktadır. Temelde üniversiteler bünyesindeki laboratuvarların iyileştirilmesi ve amacı doğrultusunda kurulması, ileri safhada ise teknoparklar bu noktada güzel bir çözüm sunmaktadır. Ancak Türkiye’deki halihazırda bulunan teknopark çalışmaları açıkça ortaya koymaktadır ki, ülke normlarında bu konuda karşılaşılan sorunlar, özellikle doküman eksikliği, yeterli teşvikin sağlanmaması, yasal engeller, bürokratik ve siyasi dayatmalar olarak kendini göstermektedir. Teknoparkların üzerindeki yüklerden birisi olan yasal engellerden, bürokratik ve siyasi dayatmalardan kurtulması için, teknoparklar da üniversiteler gibi özerk bir yapıya kavuşturulmalıdır. Ayrıca döküman eksikliği sorununun giderilmesi yönünden üniversitelerin kütüphaneleri en kısa sürede etkin bir revizyon kapsamına alınmalıdır. Kütüphane raflarında, gelişen bilime uygun yerli ve yabancı kitapların yeter sayıda yerlerini almaları sağlanmalıdır. Unutmamak gerekir ki, üniversitede okuyan mühendis adayı ve diğer branştaki öğrenciler, geleceğin bilim adamı veyahut da ülke sanayiinin yükünü omuzlarında tüm ağırlığıyla taşıyacak olan kişilerdir. Bizlerin üniversite yıllarında üretken hale geçirilmesini sağlamak aşamasında, öğrencilerin sosyal, kültürel, barınma ve sağlık gibi sorunlarının da göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Ancak göz önünde bulunan bu problemlerin hallolması sonucunda üniversitelerimiz, sanayimiz ve dolayısıyla da ülkemiz, dünya üzerinde söz sahibi olacaktır. Gelişmekte olan ülkeler sınıfında olan ülkemizin, küreselleşme adı altında meydana getirilmek istenen sömürü politikasına karşı koyması için elindeki tek güç, üniversitelerde okuyan genç nüfustur. Bu nüfusun bilinçli ve iyi eğitilmesi zaruriyetiyle, ülkemiz bu politikaya karşı koyarak gelişme yolunda emin adımlarla hızla ilerleyecektir.

ALİ TOPALBEKİROĞLU (MMO Bursa Şubesi Balıkesir İl Temsilciliği Öğrenci Üye Komisyonu).

Yeni dünya düzeni ve globalleşme sözcüğünü her alanda sık sık duyduğumuz günümüzde, yine bu sözcüklerin gereği gerekçe gösterilerek hayatımızın her alanına alınıp satılabilir, ticari ilişkilere araç olabilir metalar olarak gösteriliyor. Sermaye sahipleri, kârına kâr katmak için kendi ülkesindeki pazarlarla yetinemezdi. Bu sebeple de ulusötesi pazarlara ulaşabilmek için ticari yolların geliştirilmesi, iletişimin hızlandırılması gibi düzenlemelere gereksinim duydu. Tarihsel süreç içinde bu düzenlemeler, sermayenin gelişmekte olan ülkeleri sömürüsünü daha da rahat yapabilmesi için, Avrupa Birliği, Dünya Ticaret Örgütü, IMF, OECD, G8, AGİT ve benzeri örgütleri de hayata geçirdi.

Sermaye, gelişmekte olan ülkelere, hareket serbestisini arttırmak için bu ülkelerin hukuki, siyasi, ekonomik, kültürel yapılarına da müdahale etmektedir. Örnekle; Avrupa Birliği, sermayenin çıkarları doğrultusunda içine alacağı ülkelerin belli kıstasları yerine getirmelerini istemektedir. Avrupa Birliği, kendi iç yapısında giderek homojenliğini yitirmekte. Merkezinde Almanya gibi büyük kapitalist ülkelerin olduğu ve gelişmekte olan ülkelere doğru genişleyen bir hiyerarşiye sahip. Türkiye, bu emperyalist örgütlenme içine girdiğinde, ancak üçüncü, dördüncü halkalarda yerini bulacaktır. Bu yer, Avrupa Birliği içindeki emperyalist ülkelerin Türkiye’yi kendi çıkarları doğrultusunda kullanarak şu anki durumundan daha da kötüye götürecek olan uygulamaları devreye sokarak, demokrasi, insan hakları, sendikal ve örgütlü mücadele gibi kavramları elimizden alacaktır.

Avrupa Birliği, Türkiye’yi de ucuz işgücü, yeni pazarlar olarak görmektedir Bu tespitlere göre, Avrupa Birliği sendikasızlaştırmadır, örgütsüzleştirmedir, siyasetsizleştirmedir. Türkiye’de de emperyalist düşünceye hizmet eden zihniyet, bu çerçevede çeşitli uygulamalar getirmiştir. Uzman mühendislik uygulamasını içeren 601 Nolu Kanun Hükmünde Kararname, bu uygulamalardan bir tanesidir. Bu kararname, kelime itibariyle bile yanlıştır. Uzmanlık, bir mesleğin belli bir branşında kurumsallaştırılmış bir öğretimle olur. Burada söz konusu olan, yeterlilik belgesi olabilir ancak. Çünkü 601 Nolu Kararnameyle eğitim sonrası öngörülen stajyer mühendis olarak işletmelerde çalışmak, ancak deneyim kazandırır, uzmanlık getirmez. Sistem, bu kararnameyle kendi eğitim kurumlarına ve sisteme güvenmediğini de kabullenmiş olmaktadır. 17 Ağustostaki Marmara depreminden sonra, yapıların güvenliğini arttırma gerekçe gösterilerek yapı denetiminin özelleştirildiği, özel şirketlere devredildiği 595 Nolu Kanun Hükmünde Kararname getirildi ve bu çerçevede depremde ölen binlerce insanımızın yükümlülüğü de mühendislere yıkılmak istendi. Bu da 601 Nolu Kanun Hükmündeki Kararnamenin, 595 Nolu Kararnamenin bir ayağı olduğunu göstermektedir.

595 ve 601 nolu kararnameler, yapı denetimi alanında yapılmaya çalışılan, AB üyesi olmak için yürütülen çalışmalar; tahkim, özelleştirmeye hız verilmesi, IMF ve Dünya Bankası direktifleriyle uygulanan ekonomi politikaları, siyasi düzlemde yaşanan gelişmeler, Türkiye’deki toplumsal formasyonda yapılmaya çalışılan reorganizasyonla bir ilişkisi yok mudur? Bu uygulamalarla şimdiye kadar yapılan özelleştirmelerin gösterdiği daha fazla işsizlik, daha fazla güvencesizlik, daha fazla talan, yağma olmamış mıdır? Yapı denetim sürecinde şimdiye kadar yapılmış olan yanlışlardaki ana sorumluları mimar-mühendisler olarak ilan eden yaklaşım, kendi ayıbını mı örtmektedir?

Yapı denetimi, kâr mantığına sahip olan özel şirketlere teslim edilemez. Devlet, ulusunun haklarını korumak için denetim mekanizmalarını daha etkin bir şekilde kullanmalı ve geliştirmelidir. Makina Mühendisleri Odası, 601 Nolu Kararnamenin bu haliyle hayata geçirilmesindeki pratik uygulamalara karşı çıkmaktadır. TMMOB, çoğunlukla uzmanlık belgesi verirken, açılan uzmanlık sınavının sorularının oluşturduğu Sınav Komisyonunda yeterince söz hakkı olmamasına, stajyerlik süresinin fazlalığına, kararnamenin geriye doğru işletiminde daha önce mezun olan mühendislerin uzman sayılmaları için öngörülen süreye itiraz etmektedir. Oda, iddia ettiği gibi, ağırlıkla uzman mühendisliğin ana mantığına karşı çıkmamaktadır, hatta sertifikasyon belgeleri satmaktadır. Oda, sertifikasyon belgelerini satmaktan vazgeçmelidir. Biz, bu noktalara karşı çıkmakla beraber, esas olarak eğitimin eksikliklerinin uzman mühendislik uygulamasıyla giderilmeye çalışılmasına karşı çıkılması gerektiğini düşünüyoruz. Alınmamış eğitim pekiştirilemez. Ayrıca uzman mühendislik uygulamasının öngördüğü stajyerlik uygulaması sırasında işletme sahibine, bu stajyerlik süresini tamamlamak zorunluluğu nedeniyle koşulsuz boyun eğmeyi getirmektedir; öngörülen stajyerlik süresi sırasında sosyal güvenceler ve ücretler konusunda her türlü dayatma, her türlü tecavüz kabul edilmek zorunda kalınacaktır. Bu uygulama, uzman mühendis ve uzman olmayan mühendis ayrımını getirecektir. Oda bir meslek örgütü olduğuna göre, uzman mühendis ve uzman olmayan mühendis kastlaşması da Odanın altını oyacaktır, uzman mühendis ve stajyer mühendis kavramı ortaya çıkacaktır. Böylece sermaye, ihtiyacı olan ucuz işgücüne daha çabuk ulaşacaktır. Tüm mühendis ve mimarlar içinde eğitim ve iş hayatında fırsat eşitliği sağlanmadan mesleki yeterlilik saptamak, varolan eşitsizliklerin artmasına yol açacaktır. Piyasanın acımasız koşullarına terk edilen ve ancak maddi olanakları iyi olanların ön plana çıktığı bir öğretim ve çalışma hayatı içinde tüm mühendis ve mimarların aynı kriterlere göre değerlendirilmesi, galiba daha baştan belli olan bir maça benzemektedir. Bizim önerimiz; eğitim eksikliklerinin eşit, demokratik, parasız, özgür ve bilimsel olarak eğitim verilmesi sonucunda giderilmesidir. TMMOB’nin bu süreçteki görevi, mühendis ve mimarlar arasındaki eşitsizlikleri uzman mühendislik uygulaması çerçevesinde Oda bünyesinde kurslar açarak azaltmak değildir, öğretim süreci içerisine direkt dahil olmaktır; yani mühendislik öğrenimi alan öğrencilerin toplumsal yarar doğrultusunda, mühendislik etiği ışığında öğretim programlarının oluşturulmasına katkıda bulunmalıdır. Esas olarak genel uzmanlık kavramı da anlamsızdır. Tüm meslek dallarında olduğu gibi, mühendislik ve mimarlıkta da uzmanlık, belirli bir alan dahilinde akademik bir eğitimi gerektir. Mühendislik öğretimi esnasında uygulamalı eğitim arttırılmalı, Oda da bu noktada öğretime yardımcı olmalıdır. İyi verilmediğini düşündüğümüz mühendislik bilgileri, nasıl 5 sene sonra yapılan bir sınavla bizden istenebilir? Bu çerçevede, üniversitelerin yetkinliğini saptamak ve uluslararası standartlara uygunluğunu belgelemek anlamına gelen akreditasyon, ülke kaynaklarından en üst düzeyde faydalanan birkaç üniversitenin ve bu üniversitelerin mezunlarının yeni bir elit tabaka oluşturmasına hizmet etmekten başka bir işe yaramayacaktır. Sonuçta üniversitelerimiz, ülkemizin emekçi halkının ihtiyaçlarına yönelik uygun eğitim veren kurumlardan uzak olmaktan kurtulamayacaktır. Akreditasyon çalışmaları ilk önce özel üniversitelerde başlayacak; devlet üniversitelerinde ise bütçeden eğitime kaynak aktarımında var olan siyasal mantalitede hiçbir değişim olmayacaktır ve bu üniversiteler açısından değişen hiçbir şey de olmayacaktır. Akreditasyon belgesi, eğitimde kalitenin bir bazı olarak sunulmamalıdır; çünkü bu kalite kıstaslarının ne olacağı belirsizdir. Bu kıstaslar ne amaçla konulmaktadır, bu kıstaslar doğrultusunda ulaşılacak eğitimdeki kalite kimlerin çıkarına kullanılacaktır? Özel üniversitelerin bu akreditasyon belgesini alabildiklerini, bu anlamda eğitimlerinin kaliteli olduğuna işaret ederek tüm üniversitelerin özelleştirilmesi yolunda gidişata izin verilmemelidir. Bir ülkede eğitimin temel amacı ne olmalıdır? Eğitim, ülkenin içinde bulunduğu koşullara bağlı olarak siyaset tarafından belirlenen ülkedeki egemenlik ilişkilerinin yeniden üretildiği mekânlar olarak mı ele alınmalıdır? Akreditasyon uygulaması, öğrencilerden alınacak ücretlerin belirlenmesinde de etkili olacaktır. Eğer bunu düşünürsek, başımıza neler gelebileceği konusunda sanırım bir fikir sahibi olabiliriz. Eğitimde kalite, mantık olarak yanlış değildir; ancak akreditasyon uygulamasının yapılış şekli ve ortaya çıkabilecek sonuçlar bizi düşündürmektedir. Bizim bu konuya yaklaşımımız nasıl olmalı? Eğitimin yalnızca sermayenin ihtiyacına uygun insanlar yetiştirmek olduğunu savunmak mı; yoksa ülkemizdeki eşitsizliklerin üzerine gitmek, mevcut eğitim sisteminin, mevcut üretim ilişkilerinin sürmesinin garantisi olduğunu bilincinde olarak bunun değişmesi yönünde faaliyetlerde bulunmak mı? Buradaki alternatif çözüm; ülkemiz içerisindeki bütün eğitimin en üst düzeye çekilmesidir, yine bir akreditasyondur aslında. Sistemin düzeltilmesi, bireylerin düzeltilmesine de yol açacaktır. Eğitim-sanayi işbirliği diye adlandırılan; çok daha doğru bir adlandırmayla eğitim, sermayedarların kârını arttırmak için doğrudan kullanımı diye tanımlayabileceğimiz bir kavram. Bu, sermayenin doğrudan üniversite yönetiminde söz sahibi olmasından başka bir şey değildir. Yerleştirilmeye çalışılan ticari mantık şudur: Şirketler, üniversitelerin kimi harcamalarını karşılayacaklar, bunun karşılığında da yönetimde doğrudan söz sahibi olacaklardır ve onlar için bir işletme anlamı taşıyan üniversitelerde neyin üretilebileceğine karar vereceklerdir.

Sonuç olarak, teknopark projesiyle yapılmak istenen; hem eğitimin özelleştirilmesi yolunda büyük bir adım atmak, hem de üniversiteyi çok daha açık bir şekilde sermayenin kontrolü altında sunmaktır. Sermayenin bu şekilde de olsa kaynak aktarımıyla teknolojinin gelişeceğine dair bir iddiaya karşı şu soruyu sormak gerekir: Bilim ve teknoloji kimin hizmetindedir? Şu örnekle birlikte bir sorunun cevabına ışık tutabiliriz sanırım: Teknopark projeleri doğrultusunda okulların yaptığı araştırmaların, incelemelerin ve geliştirmelerin öğrencilere hiçbir faydası yoktur. Kapitalist sistem, içerisindeki eğitim kurumlarında ancak kendi ihtiyaçları kadar eğitim verilmesini istemektedir. Sistem, bilimsel çalışmalara kaynak aktarmamaktadır. Teknopark projeleriyle bilimin ve bilim adamlarının sermayenin tekelinde olmaları gerçekleşecektir. Üniversitelerde teknopark uygulaması, yatırımları öğrencilerin yararına değil, sermayenin yararına yapacaktır. Emperyalist ülkeler ve yabancı sermayedarlar, AR-GE çalışmalarını Türkiye’de de olduğu gibi, gelişmekte olan ülkelerde yapmamaktadırlar. Bunun nedeni, teknolojinin ve bilimin gelişimini kendilerinin tekeline almak istemeleridir. Sonuç olarak, bu faaliyetlerdeki azalma, emperyalizme bağımlılığı da arttırır. Avrupa Birliği kurumsallaşmasına denk düşen şekilde, emperyalistlerin veya ülkemiz egemenlerinin yapmaya çalıştıkları, kapitalist sistem çerçevesinde emekçilere baskıda bulunmaktır. Burada da belirttiğimiz pek çok başlıkta gerçekleşen saldırılara karşı örgütlü mücadele yürütülmelidir. Bu mücadelenin ana hedefi, insanın insanca yaşayabileceği, eğitimden herkesin eşitçe yararlanabileceği, bilimsel, demokratik, özgür, eşit bir sistemdir.

BURAK HOZATLI (MMO Adana Şubesi Öğrenci Üye Komisyonu)

Herkesin bildiği gibi küreselleşme, iletişim ve insani etkileşimin dünya ölçeğinde hızla yayılmasıyla birlikte, uluslar arasındaki coğrafi sınırların önemini yitirmeye başlaması sonucunda insani gündem ve ilgilerin dünyalaşması sürecidir. Küreselleşme, uluslararasında her bakımdan karşılıklı bağımlılığı arttırmakta ve hayatımızı gitgide daha fazla bizden uzakta meydana gelen olaylara ve alınan kararlara bağımlı hale getirmektedir. Bir yönüyle mesafenin ve mekânın yok olması anlamına da gelen küreselleşme, aynı zamanda ulusal toplumların sınırlarını aşan bir dünya toplumunun da oluşmasını teşvik eden dinamikler de içermektedir. Küreselleşmenin etkisi, toplumların bu sürecin bilincine varmalarıyla birlikte daha da artmaktadır. Sovyet Rusya’nın dağılmasından sonra dünya tek kutuplu hale gelmiştir. Bugünkü tek kutuplu dünya, kapitalizmin küresel programını, yani emperyalizmi ya da yeni adıyla yeni dünya düzenini uyguluyor. Bu küreselcilik ideolojisi, dünyamızı sosyoekonomik eşitsizlikler, savaşlar, göçler, soykırımlar, açlık, yoksulluk, ahlaki ve ekolojik bozukluklarla bir felakete doğru sürüklüyor.

Ülkemizde eğitim, insanların dünyaya iktidarın gözüyle bakmasını sağlayan baskı araçlarından biri olarak kullanılmaya çalışılıyor. Ülkemizde her birey, okul yaşamı boyunca tek tipleştirilip rekabete sokulmakta; böylelikle insanlardan uzaklaşıp sisteme yararlı hale gelmektedir ve yaşadıkları ülke sorunlarına duyarsız bireyler yetiştirilmektedir. İnsanlardaki vicdani ve ahlaki duyarlılık, toplumsal paylaşım, birlikte yaşam gibi erdemlerin yerini, kapitalizmin getirdiği tüketim hırsı, yabancılaşma, rekabet, güvensizlik ve vurdumduymazlık gibi ahlaksız değerler almaktadır. Küreselleşme, ülke eğitim sisteminde de birçok değişikliğe, daha doğrusu taklitçiliğe neden olmuştur. Aslında küreselleşme, paralı eğitim ve yabancı dilde eğitim gibi pek de taraftarı olmadığımız yeni dünya düzeniyle ilgili politikaları eğitim sistemimize yerleştirmeyi başarmıştır. Herkesin de tahmin edebileceği gibi, yabancı dilde eğitim ile yabancı dil öğrenmek farklı şeylerdir. Bizler, bilgi dünyasına girmek için en az bir yabancı dil bilinmesinin gerekli olduğunu kabul ediyoruz; ama bilimin en iyi ana dilde olacağını savunuyoruz. Yabancı dille eğitimin, geri kalmış sömürge ya da yarı sömürge ülkelerde geçmişte uygulandığını, günümüzde de yaygınlaştırılmaya çalışıldığını ve yabancı dille eğitimin kendi ulusal dili yerine başka bir dille düşünce üretmeyi amaçlayan eğitim olduğunu biliyor ve bu sistemi şiddetle benimsemiyoruz. Ayrıca yabancı dille eğitim, ezberci eğitimi de beraberinde getirmiştir. Bunun yanı sıra, devlet üniversitelerinde yabancı dille eğitim yapan bölümlerde iki kat daha fazla öğrenim haracı alınması gösterilebilir.

Küreselleşme, aynı zamanda beraberinde özel üniversite adı verilen ve eskilerine bir gecede 20’den fazlasının katılmasıyla daha da popüler olan soygun alanlarını doğurmuştur. Bununla birlikte devlet üniversitelerinde bilim üreten bir kısım hocalarımız, parayı bilime tercih ederek, sanki futbolcuymuş gibi özel üniversitelere transfer olmuşlardır. Aynı zamanda devletin vakıf üniversitelerinin bütçesinin yarısına yakınını ödemesi de düşündürücüdür. Devlet, birçok üniversiteye araştırmalar için fon aktarmamaktadır. Üçüncü dünya ülkelerinde üniversiteler, çağdaş bilim üretemeyecek aşamadadır. İletişim ve bilim bu kadar gelişmişken üniversitelerin bilim üretememeleri, global ideolojinin bir ürünüdür. Bütün bunlar göz önüne alındığında, IMF uzantısı kuruluşlara, ulusal güvenlik ve kamu yararı sayarak yapılan özelleştirmeye, küreselleşmeye, sömürü politikalarına, emperyalizmin içimizdeki destekçilerine ve kültür emperyalizmine hayır. Çünkü 1983’te Özal’la başlayan göstermelik demokrasi sürecinde, ekonomi tümüyle “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” anlayışının eline bırakılmış, vahşi kapitalizm anlayışı ülkeyi bataklığa sürüklemiştir. Rüşvet, kayırma ve yolsuzluklar geçer akçe olmuş, emekçi kesimlerin varlığı ve hakları yadsınmıştır. İşçi sayısının üç kat arttığı bir süreçte sendikalı işçi sayısı yarıya düşmüştür. Dış borçlanma artmış, bu da dışa bağımlılığı getirmiştir. Özellikle son dönemde yapılan haraç mezat özelleştirme politikalarıyla ülke kaynakları yabancı ellere bırakılmıştır. Güçsüzleşen ve dışa bağımlı duruma getirilen ülke ekonomisi dış politikayı etkilemiş, tam bağımsızlık ilkesinin yerini günü kurtarma politikaları almıştır. Emperyalist devletler ve onların uzantısı olan uluslararası şirketler tarafından dayatılan ve adına yeni dünya düzeni denilen sistem, ekonomik ve ulusal bağımsızlığa gölge düşüren IMF reçeteleri, ülkemizi seçilen hükümetleri de yanına alarak yönetmektedir. Karşıdevrimi püskürtmek amacıyla öncelikle demokratikleşmeye, düşünce özgürlüğüne, insan haklarına eğilinmeli ve örgütlenmeye önem verilmelidir. Tam bağımsızlık ilkesi egemen kılınmalı, özelleştirmeye “dur” denilmeli, IMF politikaları yerine kendi ulusal politikalarımıza sarılınmalı, iç ve dış borçlanmanın önü kesilmeli ve ülkenin öz kaynaklarına dönülmelidir.

Halen daha haberdar değilsen bazı şeylerden, kafanı kaldır, çevrene bakın, sen de göreceksin bizim gördüklerimizi. Baskıyı, otoriteyi, sömürüyü, zorbalığın zincirinin tüm halkalarını oluşturduğu bu sistemin veba gibi bizi dört bir yandan sarıp zorbalığın bir parçası olmamak için küreselleşmeye karşı üniversiteler bizimdir.

LALE GÜMÜŞEL (MMO Diyarbakır Şubesi Öğrenci Üye Komisyonu)

Konuşmama, mevcut durum analizine paralel olarak özelleştirmenin tanımından başlamak istiyorum: Toplumları yeniden yapılandırma için çok sayıda enstrüman vardır. Özelleştirme de bu enstrümanlardan biridir, fakat yıkıcı bir enstrümandır; devletten çok toplumu etkilemekte, toplum yıkıcısı bir rol oynamaktadır. Özelleştirme, dünya ekonomik krizine yönelik teknik bir çözüm değil, tersine emperyalizmin uluslararası tekellerinin dünya emekçi halklarına karşı doğrudan bir saldırısıdır. Dünya çapındaki özelleştirme politikası, mal ve hizmet üreten kamu girişimleriyle sınırlı kalmak bir yana; her şeyi piyasaya teslim etmeyi hedefleyen genel bir yaklaşımla, eğitim, öğretim, sağlık, konut, belediye hizmetleri gibi sosyal hizmetleri sadece para karşılığında satın alınabilecek bir meta haline getirmeyi amaçlıyor.

Genel çerçevede üniversitelerin işlevi konusuna baktığımızda; üniversitelerin siyasi iktidarların karar alma, yürütme ve bunlar için gerekli toplumsal rıza süreçlerini yürütmede başvurduğu organların başında gelmiştir. Üniversite ve hoca kavramı, egemen sınıfların kendi sınıfsal eksenli politikalarını yaşama geçirmede kullanılagelmiştir. Üniversitenin sisteme katkısı, onun faaliyet alanı bağlamıyla sınırlı kalmamış; kamu ve özel sektör ile politikaya kadro sağlamada en gür kaynaklar olmuşlardır. Kapısında üniversite yazan kurumlar birer süpermarkete, hocalar ise bilgi satış memurları konumuna getirilmiştir. Bugün serbest piyasanın düzenleyici elinin her problemi çözeceği iddiasına dayanan özel üniversite furyası, birbirinden karışık destek politikalarını Türkiye’nin gündemine sokarken, kitlesel ve parasız eğitim hakkı kavramının üzerini örten bir diğer etmen olmuştur. Yükseköğretim sistemindeki yokları var edeceği iddiasına dayalı özelleştirme rüzgarı, ne yaptığı belirsiz onlarca üniversiteyi piyasaya soktu. İlkesi, hedefi, programı olmayan özel üniversiteler, doğrudan Türkiye kapitalizminin gereksinimine göre programlar oluşturarak seri üretime geçtiler. Dışa bağımlı Türkiye ekonomisinin kısa vadeli insan kaynağı gereksinimine endeksli programlar ve bölümleri, parlak katalogları ve şık binalarıyla Türkiye’deki üniversite kavramını bir başka platforma sıçratmış oldular. Piyasacı zihniyet, artık yeni bir üniversiteyi gerektiriyor. Bu üniversitede bilgisayar, mühendislik, ekonomi dışında kalan bilimler bir lüks. Felsefe, edebiyat, sosyoloji, tarih gibi bölümler de artık giderek ölmekte olan bölümler ya da sermayeye para getirmedikleri için varlıklarına prestij için katlanılan yükler durumundadır. Bugün Türkiye üniversiteleri, dünyada esamesi okunmayan, ciddiye alınmayan, diplomaları bin dereden su getirilerek kabul edilen kurumlar durumundadır.

Üniversitenin üniversite sayılabilmesi için en az üç koşul gereklidir: Öncelikle üniversite özerk olmalı; yani kendi kendini yönetebilmelidir. İkincisi, üniversitede yapılanların toplumdaki özgürleşme mücadelesiyle örtüşmesi gerekir. Üçüncüsü de, üniversite kendi kendini savunabilmelidir. İnsanlar, üniversiteye sınıf değiştirmek için değil; dünyayı, toplumu ve kendilerini anlamak ve değiştirmek için gelmelidir. Öğrenciler için amaç, “hayatımı nasıl kazanabilirim” değil, “hayatımın anlamı ne olacak” olmalıdır. Eğitimin amacı, insanda var olan potansiyeli harekete geçirmek olmalıdır. Oysa mevcut eğitim kurumları, özellikle de üniversiteler, insani potansiyeli köreltme ve boğma işlevine koşmuşlardır. Bugün bölgemiz bünyesinde yaptığımız genel durum analizi açıkça göstermiştir ki, taşra üniversitelerinde eğitim, barınma, sağlık koşulları ve sosyalite asgari düzeydedir. Bu durum bize beklentilerimiz konusunda yanılmadığımızı göstermiştir. Bu çalışmada, üniversitede olması gereken eğitim, öğretim, sosyal aktivite ve mesleki çalışma yapma olanaklarının olmadığını belirtir. Bölgedeki olağanüstü koşulların devam etmesi ve yeterli kaynağın aktarılmaması, diğer üniversitelerle aramızdaki büyük uçurumu her geçen gün daha da arttırmaktadır. Üniversiteler düzeyinde uygulanan politikalar, bölgemizde etkisini daha da fazla gösteriyor. Öğretim görevlisi eksikliği, laboratuvar donanımsızlığı, akademik personelin araştırma yapamaması, mühendislik mesleği açısından bizleri gerilerde bırakmaktadır. Halen devam ettirilmeye çalışılan savaşın, barış ortamına vurduğu darbelerle ülke ekonomisinin yüzde 60’ının silah alımına ayrılmasıyla, sadece yüzde 3’lük bölümünün eğitime ayrılması, üniversitelerdeki koşulları olumsuz etkilemektedir. Bununla beraber, araştırma, bilim, üretim ve teknik açıdan gelişme gösterilmemektedir. Tarafsız gözle bakılacak olursa, ilk bakışta eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanması gerekmektedir. Eşitsizliğin çözümü de, bu eşitsizliği sağlayan kurumların bürokrasi ve siyaset dinamiklerinin etkisini kaldırmasıdır. Özelden genele gidilecek olunursa; uygulanan eğitim sisteminin köklü bir değişikliğe ihtiyacı vardır. Kısmi, süreli ve özel çözüm önerileri, sadece birkaç büyük üniversitenin kalkınmasını sağlayacaktır. Bölgemizdeki sanayi kuruluşlarının az olmasıyla beraber, yatırım yapmak yerine, sermayesiyle batıya kaçış, bölge üzerinde uygulanan siyasetin açık örneklerinden biridir. Savaşın devam etmesini isteyenler yanında, silah pazarına sahip ülkeler, Türkiye’deki bu pazarın sona ermemesi için oyunlar oynamaya devam etmekte. Bu şekilde Türkiye ekonomisi her geçen gün gerilemekte ve bizler bunun etkisini fazlasıyla hissetmekteyiz. Eğitim, sağlık ihtiyaçlarının karşılanmamasıyla beraber, ekonomik sonuç olan işsizlik sorunu giderek artmaktadır. Lise öğrencilerinin sadece yüzde 10’u üniversiteyi kazanabilmekte ve kazananların da sadece bir kısmı iş bulmaktadır. Küreselleşme yandaşlarının Türkiye’deki en büyük pazarının silah sektörü olması, Türkiye’nin barış ve istikrar ülkesi olmasını engellemektedir. Bunlara rağmen ülke politikası da kendi içinde küreselleşmeyi gerçekleştiriyor; Güneydoğuya yatırım yerine, Batıdaki emperyalist yatırımcılara özelleştirmelerle bankaları, devlet arazi ve binalarını peşkeş çekmektedir. Kapitalin tekelleşmesini sağlamak ve kullanım alanını genişletmek, sömürünün gelişmesine olanak sağlamak açısından ülkenin en büyük eksikliğidir. Sonuç olarak da yaşam kalitesi düşüyor. Kalkınma, sadece birkaç büyük ilde olmamalıdır. Eğer ülkenin bölünmez bir bütün olduğu savunuluyorsa, bu bütünlük her yerde korunmalıdır. Yaşamın her yerde sürdüğünü varsayarsak, bizim eğitim, sağlık, sosyal yaşama haklarımız silaha yatırılmamalıdır. Hakkari’de üniversiteyi kazanan 100’ün üzerinde öğrencinin ekonomik koşullar sebebiyle üniversiteye gidememeleri en güzel örneklerden biridir. Bir sonuca varabilmek için, eşitlik için, birliktelik için, Güneydoğudaki gerginlik ortadan kaldırılmalıdır. Nitekim bölgede iki yıldan bu yana tek kurşun sıkılmaması, bazı çevreleri rahatsız etmiş olacak ki, kendi varlıklarını devam ettirebilmek için her türlü çılgınlığı yapabileceklerini göstermişlerdir; ülkemizi karanlığa itmeye çalışanların işbaşında olduğu son günlerde meydana gelen olaylar bunu göstermiştir. Bölgemizde tekrar kayıplar başladı. Faili meçhullerin devam etmemesi için, beraber mücadele için, kalkınma için, huzur için, eğitim-öğretim için, konulara yapısal yaklaşmak gerekmektedir ve en önemli gereksinim olan barışın gerçekleşmesi gerekmektedir. Görünen şu ki, bölgedeki koşulların olumsuzluklarını bizler öğrenci olarak üniversitemizde yaşıyoruz ya da bunlar yaşatılıyor; bunu aldığımız eğitimden ve olanaksızlıklardan açıkça görebiliyoruz, bu da üniversitedeki sosyal öğrenci yaşantımızı birebir etkiliyor. Bu koşulların devam etmesi, geleceğin mühendisleri olan bizleri düşündürmektedir. Bu anlamda sosyal barış olgusunun yerleşmesi ve barışa olan özlemimiz ve inancımızla, daha sosyal, daha kaliteli bir mühendislik eğitimi olmasını talep ediyoruz.

ÖZGÜR EVREN ASLAN (MMO Antalya Şubesi Isparta İl Temsilciliği Öğrenci Üye Komisyonu)

Bazı toplumların bilgi toplumuna geçtiği, bazılarının da geçiş sıkıntıları yaşadığı günümüzde, eğitim kurumu merkezdeki yerini korumaktadır. Hızlı değişmeler de eskiye nazaran eğitimi daha da önemli hale getirmektedir. Eğitim kurumlarının fonksiyonlarını yerine getirebilmeleri, büyük oranda çevreyi yorumlama, algılama ve uygulamayla ölçülür. Çevredeki değişim ve yenileşmeler, eğitim kurumlarını hem çıktılarının piyasaya yeterliliği, hem de aldığı girdilerin beklentilere uygun cevap verebilmeleri açısından iki yönlü etkiler. Ancak 1980’lerden beri Türk eğitim sisteminde gözlenen bariz başarısız yenileşme girişimleri, Türk eğitim sisteminin bu iki yönlü etkileşim sürecinin dışında kaldığını gösteriyor. Buna karşın bugün hiçbir sosyal problem yoktur ki, anlaşılmasında ve çözümünde okula görev verilmemiş olsun. Bu da iş ve toplum yaşantısındaki değişmelerin eğitim olgusunu sadece okul olarak ele almak ve eğitimi okulla sınırlı görmek devrini kapatmıştır. Oysa görünen o ki, bugün pek çok mühendislik fakültesinde teori ve pratik bir araya gelme fırsatını bile bulamamaktadır. Verimli bir eğitimin gerçekleştirilebilmesi için bu ikilinin bir arada tutulması öncelikli şarttır. Fakülteler bu eksiği kapatabilmek, teori ve pratiği bir araya getirebilmek adına girişimlerde bulunmakta ve sonunda ne yazık ki bilgisiyle ve potansiyeliyle pratik vericiler tarafından birer sömürü haline getirilmektedirler. Oysa sosyal devlet anlayışı içerisinde sağlık, eğitim, güvenlik gibi başlıca etkenlerin tesis edilmesi de gerekmektedir. Bütün bunların hiçbir çıkar gözetilmeksizin yapılması, sosyal devlet anlayışının bir parçasıdır. Eğer amaç, üniversite kurup verim almaksa ve bunu temin edebilecek ve hatta temin etmesi de gereken sosyal devlet anlayışı maalesef küreselleşmenin gazabına uğramaktadır. Küreselleşmenin getirilerinden olan özelleştirme çabaları ve bunun beraberinde üniversitelerin de sosyal devlet bünyesinden çıkıp şirketleşmesi, verimi yalnızca belirli şahıslar ve kurumlar lehine arttırmaktadır maalesef. Bu nasıl bir anlayıştır ki, aynı topraklar üzerindeki bir vakıf üniversitesinin devletten daha iyi olabilmesini ve popülaritesinin diğerlerinden daha belirgin hale getirmesini sağlamaktadır? Elbette bunların artı gibi görünen yanları da vardır; örneğin kütüphanelerine ayırdıkları kaynak. Koç Üniversitesi 7.4 milyon dolarını kütüphanesine ayırabilmiştir. Biraz önce de gördük. Acaba kaç kamu üniversitesinin kütüphanesinde bu kaynak vardır? İşte bu mantıkla birer birer sivriltilen yönleriyle çekicilik kazandırılan vakıf üniversitelerinin kamu üniversitelerine göre daha revaçta olması ve bu zihniyetin giderek tüm kamu üniversitelerine sızdırılmak istenmesi, içinde bulunduğumuz idari sistemin başlıca hedefi haline gelmiştir.

Açık bir şekilde ortadadır ki, vakıf üniversiteleri adı altındaki üniversiteler, öğrencilerin son derece büyük bir özenle seçip, sağladıkları cazip imkânlarla ve yüksek ücretlerle kamu üniversitelerindeki en iyi hocaları kendilerine çektikten sonra, kendileri için veya bağlı bulundukları kurum için beyin takımı oluştururken, kamu üniversitelerinden belirli donanımlarla çıkan pek çok kişi, ucuz memur olmaktan maalesef kurtulamamaktadır. Ayrıca vakıf üniversitelerinin yine yüksek ücretlerle yurtdışından getirebildikleri hocaları sayesinde, ülkemizde senelerdir var olan beyin göçünü tersine döndürdükleri söylense de, senelerdir var olan beyin göçü gerçeği sadece ve sadece mekân değiştirmiştir.

UĞUR BİLGİN (MMO Bursa Şubesi Öğrenci Üye Komisyonu)

Yapılan mevcut durum analizi göstermiştir ki, Türkiye’de üniversiteler arasında eşitsizlikler hakimdir ve ülkemizin şu anki yasal yapısında bulunan Yükseköğretim Denetleme Kurulu, bu eşitsizliği düzeltecek kapasitede değil ya da kurumda çalışan insanlar yetersizdir. Bu yüzden ülkemizde üniversiteler arası farkların kapanması yönünde çalışmalar yapacak bir akreditasyon kurumu eksikliği hissedilmektedir. Mevcut yapıya alternatiften önce, bu yapı içerisinde neler yapılabilir bunların belirlenmesi gerekmektedir. Yükseköğretim Denetleme Kurulu, ülkemizde bu eksikliği gidermek için kurulmuş; fakat yasal yapıdaki eksikliklerden dolayı, örneğin akreditasyonun hangi kriterlere göre yapılabileceği belirtilmemiştir, başarılı bir çalışma da olmamıştır. Sonuç olarak, bu yapıda yapılacak bazı düzenlemeler ile başarıya ulaşılabilir. Bizce burada yapılacak düzenlemelerde dikkat edilmesi gereken konulardan bir tanesi, kurumun akreditasyon kriterlerinin tarafsızlığını hiç kaybetmeden güncelleştirilebilmesi gerekmektedir.

Diğer bir konu ise, kurumda öğretim elemanlarının ve öğrencilerin alınan kararlarda yeterli söz sahibi olmamalarıdır. Kurumun özerk olması gerekir, siyasal değişikliklerden etkilenmeyecek bir yapının sağlanması gerekir. Böylelikle üniversitelerimiz arasındaki uçurumlar kapatılabilir ve ülkemizin gelişmesi için yeterli altyapıyı sağlayabiliriz. Ülkemizde bilimin gelişmesi için yeni çalışmalara başlayabiliriz. AR-GE faaliyetleri bu sırada büyük önem kazanmaktadır; çünkü gelişmek için teknoloji satın almak değil, teknoloji üretmek gerekir. Fakat, günümüzde gerek bilimin gelişmesi, gerekse şirketlerin ticari kaygıları, şirketlerin araştırma faaliyetlerinden daha çok, üretim faaliyetlerine yönelmesine sebep olmaktadır. Teknoparklar, bu noktada pratik bir çözüm sağlamaktadır.

Teknoparklar; teknoloji bağlantılı sanayi kollarının bulundukları yerlerde güçlendirilmeleri, yeni üretim fikirlerinin desteklenerek yenilikçi çalışmaların gerçekleştirilmesi ve uluslararası rekabet gücünün arttırılması için kurulmaktadır. Kısaca, üniversitelerdeki prototip çalışmaların birer ticari uygulamaya dönüşmesini sağlarlar. Fakat Türkiye’nin mevcut teknopark çalışmaları gösteriyor ki, ülkemiz şartlarında teknoparkların karşılaştığı bazı problemler; yeterli Türkçe doküman eksikliği, yeterli teşvik olmayışı, yasal düzenlemeler, bürokratik ve siyasi baskı olarak gösterilebilir. Bu sorunların çözülmesiyle birlikte, ülke yapısının dinamik yapısı dolayısıyla ileri seviyedeki teknoloji üretilebilir hale gelecektir. Ancak öncelikle sorunlar çözümler sunmak gerekmektedir.

Teknoparklar, üniversitelerle birlikte özerk yapıya kavuşturulmalıdır, böylece üzerinde siyasi baskıdan kurtulacaktır. Yasal teşvik verilmelidir; sanayi kuruluşlarımıza, teknoloji satın almayı değil, üretmeyi teşvik eden önlemler alınmalıdır. Devlet, eğitim sisteminde gerekli düzenlemeleri yaparak, ilkokuldan başlayarak AR-GE merkezlerinde çalışacak bilim adamları yetiştirmeyi amaçlamalıdır. Genç bir nüfusa sahip olan ülkemiz, bu dinamik nüfusu bilim ve teknoloji alanında çalışmaya kanalize edebilmesi durumunda, bilimsel çalışma metotlarını uygulayarak belirlenen hedeflere varabilecek yasa ve yönetmeliklerin çıkarılması ve teknoloji alanında ileri düzeye gelmiş ülkelerin seviyesine ulaşabilecektir. AR-GE altyapısı yeterli olmayan ülkemizin, araştırmaya ve geliştirmeye kaynak ayırmayan sanayimizin, teknoparklarda oluşturulacak çalışmalar, altyapıyı güçlendirerek sanayimize önemli bir ivme kazandıracaktır. Önümüzdeki yıllarda işsizlik sorunun daha ileri boyutlarda yaşanacağı düşünülürse, genç nüfusun istihdamı, teknoparklarla aşılabilecektir.

Küreselleşme, bu şekilde gelişmek isteyen ülkeler önünde bir engel teşkil etmektedir. Gelişmiş ülkeler, daima yatırımlarını gelişmiş teknolojilere yaparak ağır sanayi, yani kâr oranı düşük olan malların üretimini azgelişmiş ülkelere yaptırırlar veya bu ülkelerde yaparlar, böylelikle her zaman az üreterek çok kazanırlar. Bu avantajlarını her zaman korumak için teknoloji liderlerini ellerinde tutmak, azgelişmiş ülkelere eskimiş teknolojilerin üretimini bir şekilde empoze ederler. Bunun için çokuluslu şirketler aracılığıyla azgelişmiş ülkelerde ortaklıklar kurar; bu ülkelerde üretimi yaparak, ülkenin ucuz işgücünü kullanarak ve ülkede yetişen bilim adamlarını kendi bünyelerine katarak ülkeyi sömürürler. İşte bu durumda, ülkemizin bu zinciri kırması için elindeki tek güç mevcut genç nüfustur. Bu nüfusun iyi yetiştirilmesi halinde, ülkemiz bu zinciri kırarak gelişme yolunda hızlı adımlarla ilerleyecektir.

ÇAĞRI KARADAĞ (MMO Eskişehir Şubesi Öğrenci Üye Komisyonu)

2000 yılının Haziran ayında ilk Merkez Öğrenci Komisyonu toplantısında önümüze bugünü hedef koymuştuk ve tartışmalara başlamıştık. Tartışmalar sonucunda da kurultayın başlığı olarak “Küreselleşme ve Üniversiteler” başlığı seçilmişti. Tabii sadece tartışmakla kalmadık, çalıştık da. Biz, Eskişehir’de ne yaptık? Mevcut durum analizi ve anket çalışmaları ve çalışmalar sonucunda belirli veriler oluştu elimizde ve dilimizden düşürmediğimiz küreselleşmeyi, bu anketler sonucunda yanı başımızda bulduk. Bugüne kadar küreselleşmeyi hep UNICEF raporları, Dünya Kalkınma Bankasının dünya kalkınma raporları gibi böyle büyük istatistiklerle konuşurduk. Hep büyük rakamlar verirdik; işte milyarlarca dolarlar, milyonlarca aç insan, yüzbinlerce işsizden bahsederdik, ama bu sefer rakamlar küçüktü. Çünkü okulumuzda, bölümümüzde yaptığımız anketlerdi, çıkan sonuçlarda bizi ilgilendiriyordu, direkt sınıfımızı, okulumuzu ilgilendiriyordu. Ancak, sonuç hiç de farklı değildi, yine aynı şey; kapitalizm ya da yeni dünya düzeniydi. Ne gördük bu anketlerde? Anketler, daha çok fırsat eşitsizliğine yönelik yapılmıştı. Şunu gördük: Bizim bölümlerimizi kazanan öğrencilerin yüzde 20’si Anadolu liselerinden gelmekteydi, yüzde 15’i de özel liselerden. Bizim bölümlerimizi kazanan öğrencilerde, babası işçi olanların oranı sadece yüzde 5’ti. Ailelerinin geliri 150 milyon altında olanların oranı yüzde 5’ti; yani işçi olan aileler yüzde 5’ti. 150-250 milyon arası aylık gelirli ailelerin oranı yüzde 10’du. Bu bize bir şeyi gösteriyordu ki, artık emekçi çocuklarına üniversitelerin kapıları yavaş yavaş kapanmaya başlamıştı. Öğrencilerimizin yüzde 60’ı 100 milyondan fazla harcama yapıyor. Tabii bu 100 milyon, hepimize şimdi küçük bir rakammış gibi geliyor; ama asgari ücrete baktığımızda, kaç tane işçi çocuğu ayda 100 milyondan fazla harcama yapabiliyor, onu düşünmek gerekiyor. Tabii biz herkese ulaşamadık; ama yaptığımız ankette, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinden bir tane bile öğrencimizin olmadığını anladık. Yine o bölgelere de mühendislik bölümlerin ya da yüksek puanlı bölümlerin kapandığını gördük. Yine bizim bölümlerimizi kazanan öğrencilerin yüzde 30’u dersane yanında, hazırlık kitapları kullanmış; yüzde 40’ı dersane yanında hazırlık kitabı ve dergi kullanmış; yüzde 35 ise dergi, hazırlık kitabı, dersane ve özel dersi birlikte alabilmiş, bu şartlar altında bizim bölümlere girebilmiş. Kaç tane işçi çocuğunun bunların herhangi birisini yapabileceğini düşündüğümüzde, hiçbirisini yapamayacağı cevabını buluyoruz; dersaneye bile gidemezken, nasıl hazırlık kitabı ya da dergi alsın? Onun dışında yaptığımız anket ya da mevcut durum analizi çalışmaları, üniversitelerdeki tüm eşitleme çalışmalarının sanayinin talepleri doğrultusunda gerçekleştirdiğini bize bir kez daha gösterdi. Sermaye sahiplerinin üniversiteleri nasıl bir alt birimleri gibi gördüklerini, cirit attıklarını, transfer ettikleri teknolojiye uygun teknik elemanları nasıl yetiştirdiğini, teknoparkları nasıl istedikleri gibi kullandıklarını; üniversitelerdeki araştırma sonuçlarını, bilgi birikimini, gelişmiş insan gücünü, altyapı olanaklarını nasıl ekonomik değere dönüştürmeye çalıştıklarını gördük. Onun dışında, eğitime ayrılan payları gördük; gayri safi milli hâsıladan Türkiye’de ortalama yüzde 2,5-3,5 pay ayrıldığını gördük, yükseköğretime ise bu oran sadece yüzde 0,8-1 arasında gidip geliyor her yıl. Sonra biraz umutlandık; bir üniversitede bir profesör, üç öğretim görevlisiyle makina mühendisliği eğitimi verilmeye çalışılıyor. Kendi adımıza biraz sevindik, “geniş bir öğretim kadromuz var” diye. Sonra diğer üniversitelerle karşılaştırdığımızda; öğretim görevlilerimizle yaşıt, kitap, ders ve soruları fark ettik, bir kez daha şaşırdık ve yıkıldık aslında.

Yaptığımız anket sonucunda, yine öğrencilerimizin yüzde 50’sine içeriği bile aktarılmadan, yüzde 20’sine hiç duyurulmadan geçilmiş bir Uzmanlık Yasasının nasıl çıkarıldığını anlayamadık bile. Çünkü üniversitelerimizdeki öğrencilerin yüzde 70’inin Uzmanlık Yasasıyla uzaktan yakından ilgisi bile yok. Barınma, beslenme, kantin gibi hizmetlerin hızla nasıl özelleştirildiğini fark ettik bir kez daha ve bu alanların sosyal ilişkiye izin verilmeyecek şekilde nasıl düzenlendiğini gördük. Çünkü bizim okulumuzda şöyle bir çalışma var: Mümkün olduğunca bütün kantin, beslenme ve saire gibi alanlar küçük tutulmaya çalışılıyor; 3-5 masadan, en fazla 10 masadan oluşturuluyor. “Öğrenci kafasını kaldırıp da kazara bir sosyal ilişkiye girmesin” diye, “aman 3 öğrenci yan yana gelmesin, 5 öğrenci yan yana gelmesin” diye müthiş bir çabaları var; herhalde buradaki öğrencileri görseler herhalde çok korkarlardı gibi geliyor bana ve sonunda çok net bir şekilde örgütsüzlüğümüzü gördük. Öğrenci örgütsüzlüğünün bu saydığımız birçok şeyin belki de nedenini oluşturabildiğini düşündük ve örgütlü mücadelenin önemini bir kez daha anladık. Bunun dışında pek ekleyeceğim bir şey yok, arkadaşlar birçok konuyu açıkladı zaten.

Bir de küreselleşmeyle ilgili çok karamsar raporlar verdik. Belki bunlar küreselleşmenin bir yüzü; ama -bunun aslı kime ait bilmiyorum, ben Eskişehir’de bir sosyologdan alıntı yapıyorum- diğer yüzü de Meksika dağlarında hâlâ bu şartlar altında mücadeleyi bırakmayan Zapatistalara ve Marcos’a dayanıyor diyerek bitirmek istiyorum.

OZAN TAN (MMO Kocaeli Şubesi Öğrenci Üye Komisyonu)

Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 86 yılında imzaladığı bir bildirge var. Bu bildirgeye, Türkiye de dahil olmak üzere pek çok ülke imza atmış. Bu bildirgenin 8. Maddesi şöyle diyor: “Devletler, gelişme hakkının gerçekleştirilmesi için ulusal düzeyde gerekli her türlü tedbiri almayı ve herkesin temel kaynaklara, eğitime, sağlığa, barınmaya, beslenmeye, işe ve adil bir gelir dağılımına sahip olmalarını sağlamak için etkili tedbirler alır. Devletler, gelişmenin bütün insan haklarının tam olarak gerçekleşmesinin önemli bir unsuru olan halkı her alanda katılmaya teşvik eder.” İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 24. Maddesi ise şöyle diyor: “Yükseköğretim, liyakatlarına göre herkese tam eşitlikte ve açık olmalıdır” ve hatta 12 Eylül Anayasasının 47. Maddesinde ise, “Kimse eğitim ve öğrenim hakkından mahrum edilemez” deniliyor.

Sistemin kendi kurumlarının yasaları ve kanunları yukarıdaki gibi iken, YÖK’ün web sitesindeki bilgilere göre; üniversite, fakülte, yüksekokul ve öğrenci sayıları her yıl düzenli olarak artmakta iken, bunlara ayrılan ödenekler devamlı azalmaktadır. 93 yılında bütçenin yüzde 4.1’i, 99 yılında 2.8’i, 2000 mali yılı Bütçe Kanununda ise yüzde 2.2’si yükseköğretime ayrılmıştır. Görüldüğü üzere, yükseköğretime ayrılan yetersiz kaynaklar sürekli azalmaktadır. Bu kaynak azalımları, kültürel yozlaşmaya, ekolojik tahribata, çarpık kentleşmeye, toplumsal çürümeye yol açmaktadır. Eğitime ve öğretime ayrılan kaynağın azalmasının sebebi, küresel saldırının dayattığı sosyal devletin küçültülmesi politikalarının ta kendisidir.

Çokuluslu şirketler, gelişmekte olan ya da azgelişmiş ülkeleri ucuz işgücü pazarı olarak görmektedir. Teknolojik atılımın gerçekleşmesi, ezilen halkların bilinçlenmesi, gençlerin düşünmeye ve sistemi sorgulamaya başlaması, sistemin en büyük kabusudur. Kapitalistler, azgelişmiş ülkelerdeki genç nüfusun emek gücünden maksimum faydalanmak için, bu gibi durumların ortaya çıkmasını tabii ki istemezler. Bunun için de ülkenin üstyapısına, yani siyasi iktidarına kendilerini bağımlı kılacak politikalar uygulatırlar. Bu politikaların temelinde, Uluslararası Para Fonunun Merkez Bankasını hükümetlerden bağımsız hale getirmek istemeleri yatmaktadır. Bu nedenle Merkez Bankasını kamu harcamalarına finans ayırmaktan men etmektedir.

Anti-MAI Çalışma Grubunun bir yıl önce yapmış olduğu analiz, aslında trajik bir gerçeği de gözler önüne seriyor. Analizde aynen şöyle geçiyor: “Uluslararası fonların şartı, Merkez Bankası üst düzey yetkililerinin bir kez atandıktan sonra ne hükümetlere, ne de Meclise karşı sorumlu olmamaları, yalnızca uluslararası finans kurumlarına bağımlı hale getirilmeleridir. Bu nedenle bugün pek çok gelişmekte olan ülkede merkez bankalarının üst düzey yöneticileri ya uluslararası finans kurumları ya da bölgesel kalkınma bankalarının çalışanlarıdır.” Bu durumun Türkiye’deki örneği ise, vitrine “kahraman olarak” konulan Kemal Derviş’tir.

Kamu harcamalarının önemli bir kısmı eğitime, beslenmeye, barınmaya, sağlığa gitmelidir. Kocaeli Üniversitesi öğrencileri, depremden aldığı yaralardan daha büyüklerini bu sorunlardan almaktadır. Üniversitemiz Mühendislik Fakültesi, halen prefabrike binalarda eğitimine devam etmeye çalışmaktadır. Teknik donanım ve altyapı eksiklikleri, eğitimin sağlıklı bir şekilde devamını güçleştirmektedir. Bu eksikliklere en iyi örnek ise, sözde sağlık hizmeti vermesi gereken Medikososyalin ne bir donanımının, ne bir ambulansının olmamasıdır.

Mevcut durum analizinde belirttiğimiz ayrıntılı bütçe çalışmasında ise enteresan bir örnek vardır: 2001 bütçesinde 20 binden fazla öğrenciye ayrılan pay, yani Medikososyale ayrılan pay 103 milyar lira iken, memurlara ayrılan öğle yemeği yardımı 60 milyar liradır. Türkiye sanayiinin yüzde 40’ını barındıran ve bu anlamda doğal bir teknokent görünümünde olan Kocaeli’nin üniversitesinin, sözde sanayi-üniversite işbirliğinden ne kadar faydalandığı, Mevcut Durum Analizi Raporuyla ortadadır. Zaten böyle bir işbirliğinden beklentimiz yok, böyle bir işbirliğini onaylamıyoruz; çünkü sonuçlarını da biliyoruz. Bu işbirliğinde eğitim bir kâr kapısı, AR-GE çalışmaları örneği buna çok güzel bir örnek, öğrenciler ise ücretsiz işçi konumuna sokulmak isteniyor. Tabii bu yapılırken de çeşitli araçlar kullanılıyor. CIA’nın kurduğu, Dünya Ticaret Örgütünün de desteklediği ISAK, bu araçlardan biri. ISAK, sistemin köle pazarı olarak üniversitelere yerleştirilmeye çalışılıyor; amacı ise, periferi ülkelerdeki yetişmiş beyinleri çokuluslu şirketlere pazarlamaktır.

Çokuluslu şirketler, insanların yaşamsal haklarına müdahale konusunda artık hadlerini aşmaya başlamıştır. Öyle ki, Amerika’da bir dönem Hazine Bakanlığı yapmış olan Roger Altman, Asya krizi sonrası yaptığı basın açıklamasında şu sözleri sarf ediyor: “Asya krizi, dünya finans piyasalarının yeni bir ulusötesi devlet olarak ortaya çıktığını göstermiştir; ama bunları hiç kimse seçmedi.” Seçilmeyenlerden biri olan Mercedes Benz Şirketinin Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Kurt Lawk ise, 97 yılının Mayısında İstanbul’da yaptığı “Küreselleşmenin Nimetleri” isimli panelde -ki, o zaman Asya krizi henüz patlak vermemişti- şu sözleri sarf ediyor: “Yok işçi hakları, yok insan hakları, yok sosyal güvenlik katkı payları; bunlarla uğraşmaktan kârlarımız kuşa dönüyor, demokrasiden vazgeçmek zorundayız.” Herhalde bu adama verilecek en iyi cevap, “yok ya...” olacaktır.

Uluslararası Para Fonu, kârların kuşa dönmemesi için, dünyanın çeşitli ülkelerinin öz kaynaklarına ipotek koyar. Buna güzel bir örnek de geçtiğimiz yıllarda Mozambik’te yaşanmıştır. Uluslararası Para Fonu, uzun yıllar boyunca ülkenin en önemli ihracat ürünlerinden Hindistan cevizi ve şekerin satışına yasak koymuştur. Gelişmiş ülkelere “ekonomik yardım” kisvesi altında girip, ülkenin kaynaklarına el koyan bu kurumların gerçek yüzünü, 5 sene direnen Mozambik halkı bize göstermiştir.

“Tarihin sonu geldi” dediler, “tek gelecek küreselleşme” dediler; ama insanlığa karşı olan bu ablukayı dağıtacak direnen halkları ve bizleri unuttular. Bu abluka dağıtılacak, kapitalizm reformlarla düzeltilemez.

BAHADIR İNANÇ (MMO İstanbul Şubesi Öğrenci Üye Komisyonu)

Tebliğimizin başlığı, “Küreselleşme Çağında Üniversiteler Nereye?” Türkiye baştan aşağı yeniden yapılandırılıyor. Ülkenin ekonomik, siyasal ve toplumsal yapısının küresel kapitalizme uyumlulaştırma süreci bütün hızıyla devam ediyor. Doğal olarak bu süreçten üniversiteler ve bir bütün olarak eğitim sistemi de etkileniyor. Özellikle üniversitelerde zorunluluk olarak sunulan kimi gelişmelerle karşı karşıyayız; üniversite-sanayi işbirliği, girişimci piyasacı üniversite, teknopark, teknokent ve saire... Bunun yanında, egemenler arasında Cumhurbaşkanına kadar uzanan YÖK’e karşı muhalif sesler, YÖK’ün yeniden yapılandırılmak istenmesi, Sezer tarafından özerk demokratik üniversite talebinin ısrarla dillendirilmesi, YÖK’e 1402’lik öğretim üyelerinin atanması ve bunların dışındaki bir dizi gelişmeler... Yaşanan tüm bu gelişmelerin sırrı, ülkenin emperyalizmin yeni yönelimleri doğrultusunda yeniden yapılanmasında gizli.

Küreselleşme Çağı:

“İdeolojiler öldü, tarihin sonu, refah, özgürlük, demokrasi, bolluk çağı” gibi süslü laflarla sunulan küreselleşme, kapitalizmin içine sürüklendiği büyük bunalımdan çıkış için girdiği süreçtir. Kapitalizm, 70’lerde ciddi bir krize girdi. Bretton Woods Sisteminin çökmesiyle başlayan süreç, 73-78 petrol şoklarıyla yeni bir aşamaya girdi ve yaygınlık kazandı. Bunu, üretimde kâr oranlarında ve verimlilikte düşmeler izledi. Her ülkede enflasyonist dalgalar baş gösterdi, işsizlik oranında artış oldu. Kapitalizm, bu krizi, pazarın genişletilmesi ve ulusal sınırları aşması, sermaye dolaşımının ve üretimin küreselleşmesinin önündeki engellerin kaldırılması, artı değer sömürüsünün arttırılması ve yoğunlaştırılması, teknolojik gelişmenin sağlanması, sosyal devletin yok edilmesi, özelleştirme politikalarına hız verilmesi gibi önlemlerle aşmaya çalıştığı yeni bir döneme dünya çapında faaliyet gösteren çokuluslu şirketlerin hegemonyaları arttı.

Reel sosyalizmin çökmesi ve çift kutuplu dünyanın sona ermesi, ulusötesi sermayenin önüne uçsuz bucaksız yeni pazar olanakları çıkardı. Sermaye, işte bu dönemde ayak bastığı yeni pazarların ve egemenliği altında olan eski pazarların iç çatışmalardan, siyasi istikrarsızlıklardan arındırılmış olmasını istiyor. Pazarda malların alınıp satılabilmesini engelleyecek, alışverişi zora sokacak bütün pürüzlerin ortadan kaldırılmasını, yani pazarın güvenlikte olmasını istiyor. Burjuvazinin amacı, dünyayı mal, hizmet ve sermayenin hiçbir engelle karşılaşmadan dolaşabileceği küresel, istikrarlı, serbest pazar haline getirmek. Burjuvazi daha önce giremediği yerlere, kendi suretinde bir dünya yaratma sürecini bir an önce tamamlamak için iştahla ve barbarlıkla saldırıyor. Daha önce girdiği yerleri ise sözcüğün gerçek anlamıyla talan ediyor. IMF, Dünya Bankası, MAI, AGİT, Dünya Ticaret Örgütü, NATO, Avrupa Birliği ve diğer kuruluşlar aracılığıyla burjuvazi, egemenliğini katı olan her şeyi buharlaştırarak bütün bir dünyaya yaymaya çalışıyor. İşte küreselleşme olarak adlandırılan bu yeni dönem, kapitalist üretim ilişkilerinin tüm dünyayı kapsayan ve en ucra köşeleri dahi kapitalist ilişkiler içine alan sürecin adıdır.

Küreselleşme ideologları, bu yeni yönelime direnç gösterenlere ise şu yalanı bıkmadan, usanmadan söyleyip duruyorlar: “Artık emperyalizm devri sona erdi, bunu yerini karşılıklı bağımlılık dönemi aldı.” Bu iddia, insana İncil’deki “Şeytanın en büyük kurnazlığı, bizi kendisinin var olmadığına inandırmasıdır” sözünü hatırlatıyor. Emperyalizmin yeni bir aşaması olan küreselleşmeyle tepesinde Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütünün olduğu, IMF’nin âdeta ticaret bakanlığı işlevini gördüğü, MAI’nın anayasası olduğu, ABD hegemonyasında küresel bir imparatorluk kurulmaktadır. Amaçlanan ise, kapitalist piyasa ilişkilerinin tüm dünya üzerinde hüküm sürmesidir.

Küreselleşme, Bilimsel Teknolojik Devrim:

Son 20 yıllık dönem içinde patlayan devrimsel bir teknolojik gelişme, dünyanın bütünüyle kapsamlı değişimine neden olmuştur. Bu yeni teknolojik devrim ile içine girdiğimiz dönem ise bilgi çağı olarak lanse edilmektedir. Bilimsel teknolojik devrimin en belirgin olarak ortaya çıktığı alanlar, bilişim, iletişim ve ulaşım olarak sayılabilir. Son dönemlerde genetik alanda da çok büyük gelişmeler yaşanmaktadır. Yapay zekâ tartışması bile, insanlığı nasıl bir geleceğin beklediğinin göstergesidir. Teknolojik gelişme her çağda, yani kapitalizmin her aşamasında belirleyici etken olmuştur. Kapitalizm, bir başka deyişle ancak aralıksız buluş ve bulgularla kendini yeniden üretebilmektedir. 70’lerde girilen kriz ve krizden çıkış için kapitalizmin yeniden yapılanmasında bilimsel teknolojik devrim, belirleyici ana parametre işlevi görmektedir. Yeni teknolojik devrimin belirleyici özelliği, bizzat bilginin odak noktası haline gelmesidir. Bir başka deyişle, yeni teknoloji için hammadde bilgidir ve teknolojinin yaşama uygulanmasıyla elde edilen çıktı yine bilgidir. Diğer bir özellik ise; bilimsel teknolojik devrim, yeni mal türlerinden çok, üretim süreci üzerinde etkili olmuş ve bu süreci değiştirmiştir. Bunu, üretim sürecinin dönüşümü olarak da tanımlamak mümkündür. Üretim sürecinde hem emek, hem de sermayenin üretkenlik konusunda önemi azalırken, araştırma-geliştirme, üretkenliği belirleyen birinci faktör haline gelmektedir.

Bilimsel teknolojik devrim ile toplumların birbirlerine göre zenginliğini ve gelişmişliğini belirleyen değişken, somut ifadesiyle araştırma-geliştirmeye ayırdıkları kaynağın büyüklüğü olmuştur. Ekonomik rekabetin bir AR-GE yarışmasına döndüğünü ileri sürmek mümkündür. Küreselleşme çağında sektörel düzeye kayan belirleyicilik, teknolojik gelişimin aşırı kârın kaynağı haline gelmesini sağlamaktadır. Kârın arttırımı için teknolojinin ana belirleyici olduğu kapitalizmin vardığı aşamada, AR-GE faaliyetleri, büyük şirketler için de ayrı birer bölüm haline gelmiştir. Ancak AR-GE’ye ayrılan sermayenin değerlenmeye girebilmesinin önkoşulu; sarf edilen emeğin üretken olması, yani yeni metaların üretilmesinin sağlanmasıdır.

Metalaştırılan Eğitim ve Sermayenin Üniversiteleri:

Daha önce de belirttiğimiz gibi, küreselleşme, tüm dünyanın ve toplumsal alanların kapitalist ilişkiler içerisine alınmasının öngörüldüğü bir sürecin adıdır. Neoliberal küreselleşme ideolojisinin toplumsal ve kamusal alanları yeniden tanımlayarak, bu alanları bireysel yarar ve piyasa süreçlerine bağlı kılması toplumsal ilişkilerin tümünü etkilediği, eğitimi de etkilemiştir. Sermayenin önemli yatırım alanlarından biri olan eğitim de kapitalist ilişkiler içerisine alınmaktadır ya da diğer bir deyişle bir bütün olarak eğitim sistemi metalaştırılmaktadır. Özel okullara yönelik teşvikler, krediler, özel üniversitelerin açılması önündeki yasal engellerin kaldırılması, yabancı sermaye ortaklı üniversite ve liselerin açılması, eğitimin metalaştırılmasına dönük önemli gelişmelerdendir. Bunun yanında, devlet üniversitelerinde “öğrenim harcı” altındaki uygulamalar, liselerde değişik adlar altında alınan paralar, eğitim araç-gereç ve ders kitaplarının yüksek paralar ödenerek elde edilebilmesi, devlet okullarında eğitimin fiziki koşullarının sürekli olarak kötüleşmesi, devletin bilinçli kaynak aktarmama politikaları, sözleşmeli personel uygulamaları gibi uygulamalar da örnek olarak sayılabilir.

Sermayenin egemenliğinde büyük kâr ve rant alanı olarak kullanılan eğitim yatırımlarının önemli bir boyutu da, gerek eğitim politikalarının, gerek eğitim dilinin ve konularının yerel ve ulusal ihtiyaçların ötesinde, ulusötesi sermayenin küresel ihtiyaçlarına göre belirlenmesidir.

Son yıllarda üniversitelere yeni bir misyon biçilmektedir; girişimci, piyasacı, işletmeci üniversite. Bu üniversite modeli, üniversite-sanayi işbirliğinin zorunlu hale geldiğini ve üniversite sisteminin artık bu doğrultuda yeniden yapılanması gerektiğini savunmaktadır. Birinci Bilim ve Teknoloji Şûrasında, 94 yılında TÜSİAD’ın yayınladığı, Türkiye’de ve Dünyada Yükseköğretim, Bilim ve Teknoloji Raporunda ve Üniversite Yasa Taslağında bu model tanımlanmıştır; “Serbest pazar ekonomisinin arz ve talep koşullarına uymak zorunda olan üniversite.” Yine bu raporlarda, üniversite ve devletin işleri baştan şöyle tariflenmektedir: “Üniversite-sanayi işbirliği konusunda devlet katalizör görevi yapmalıdır. Üniversitelerdeki öğretim üyelerinin sanayiye, sanayideki uzmanların üniversitelere rahatlıkla geçebilmeleri sağlanmalıdır. Üniversitelerin müfredatlarında, sanayinin ihtiyaçlarına cevap verecek değişiklikler yapılmalıdır. Bilim ve teknoloji öncelikleri sektör bazında belirlenmelidir. Üniversitelerde bulunan araştırma-uygulama merkezlerinin sanayi ile birlikte yürütülmesi gerekir. Bu merkezlerin yetkili kurullarında sanayiciler de yer almalıdır ve finansmanına katılmalıdır. Bu durumda finansman sorunu çözüleceğinden ve neyin araştırılacağı konusunda sanayiciler de söz sahibi olacağından, uygulamaya dönük araştırma yapılabilecektir” diyorlar.

Kapitalizmin geldiği aşamayla birlikte bilim bir meta olarak ele alınmakta; girişimci, piyasacı, işletmeci üniversiteler, bilim ve eğitim hizmetlerini piyasa sürecine sunan ve bu anlamda sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda faaliyette bulunan birimler olarak tanımlanmaktadır. Bu modelin ve üniversite-sanayi işbirliğinin somut sonucu, bizzat üniversitelerin şirketleşmesine neden olan ve finansman sağlayan sermaye, teknolojik araştırma ve ürün geliştirme hizmeti sunan teknoparklardır. Bu teknoparklar sayesinde üniversitelerdeki bilimsel gelişmelerin ticari uygulamaya dönüşümünün sağlanması planlanmaktadır.

Üniversite-sanayi işbirliği, sermaye için bir tercih değil, yaşamsal bir zorunluluktur. Bilimin teknoloji içeriği, teknolojinin de bilim içeriği güçlenmiştir. Karşılıklı bağımlı hale gelen bilim ve teknoloji, bu işbirliğinin nesnel gerekçesidir. İkinci olarak, üniversite-sanayi işbirliğinin odağında yer alan AR-GE faaliyetleri, hem rekabet üstünlüğünün elde edilmesinde, hem de kârın arttırılmasında zorunludur. AR-GE faaliyetleri, uzun süreyi, maliyeti ve kârlılığın belirsizliğini içerdiği için, mutlaka üniversite bünyesinde ve öncülüğünde yapılmalı, sermayeye üniversite güvencesi verilmelidir. Üniversite-sanayi işbirliğiyle birlikte, üniversiteler, sermaye, altyapı ve insan gücü sağlayacak, üniversitedeki asistan ve öğrenciler bedava veya çok uzun çalıştırılacak ve böylece sermaye maliyetini önemli ölçüde azaltmış olacaktır.

Üniversiteler, kapitalizmin her döneminde belirleyici alanlardan biri olmuştur. Ancak gelinen aşamada üniversiteler daha önce olduğu gibi, sadece egemen ideolojinin ideolojik ve kültürel olarak yeniden üretildiği yerler olmaktan çıkmış, teknolojik gelişimin küresel rekabette belirleyici unsur olmasıyla birlikte, iktisadi süreç olarak sermaye birikiminin kalbi haline gelmiştir. Sermayenin üniversite üzerindeki hakimiyetini bugüne kadar YÖK eliyle sürdürmüştü. Fakat bugün gelinen noktada, bugünkü haliyle bir YÖK’e ihtiyaç yoktur. Bunu son zamanlarda egemenler arasında yükselen YÖK karşıtı seslerde de görmek mümkün. Yedinci 5 Yıllık Kalkınma Planında ve 2000 yılının programında şöyle denilmektedir: “Yükseköğretim sistemi yeniden düzenlenecek ve YÖK sadece koordinasyondan sorumlu bir kurum haline getirilecektir. Yükseköğretim, bürokratik ve merkeziyetçi bir yapıdan kurtarılacak, üniversite ve fakülte yönetim kurullarının yetkileri arttırılacak, kaynak yaratma ve harcama konusunda hareket serbestisinin getirilmesi sağlanacaktır.” Klasik geçmiş devlet yapılanmasının ihtiyaçlarını karşılayan, yukarıdan aşağıya ağır ve bürokratik işleyiş mekanizması olan, şirketlerin üniversitelerle özerk ilişki kurmasına engel olan YÖK, sermayenin değişen ihtiyaçları çerçevesinde yeniden yapılandırılmak istenmektedir.

Üniversiteler, ulusötesi sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda kârlılık, teknoloji alanı ve ideolojik üretim alanı olarak yeniden tarifleniyor. Bunun somut yansıması ise, teknoparklar, üniversite-sanayi işbirliği, harçlar, çan eğrisi, yaz okulları, yurtların, kantinlerin, kütüphanelerin özelleştirilmesi vesaire oluyor. Bir başka deyişle, bilgi meta, öğrenciler müşteri, üniversiteler de ticarethane oluyor. Sermayenin üniversiteleri topyekûn işgaline karşı, üniversiter alanda yürütülecek mücadele, küresel sermayenin her alandaki saldırısına karşı emekçiler, ezilenler, sömürülenler ve küreselleşmeden zarar gören tüm kesimlerin birleşik devrimci direnişiyle birleştirilmelidir. Gençlik, bu direnişin en ön saflarında, kendi öz inisiyatifiyle ülke çapında kuracağı eşitlik, özgürlük ve emek yanlısı tüm gençleri kapsayacak, merkezi, bağımsız, çoğulcu örgütlenmesiyle yer almalıdır. Eğitimin özelleştirilmesinden, ticarileştirilmesinden etkilenen tüm toplumsal kesimlerin kendi taleplerini özgürce ortaya koyduğu bir mücadele hattı, sermayenin küresel saldırısına karşı en iyi yanıtımız olacaktır. Umutlarımızın, hayallerimizin, geleceğimizin ipotek altına alındığı bu vahşi dünyada yeniden umudun, aşkın, isyanın ve direnişin şarkısını söyleyebilmek için, her şeyin her gün üzerimize geldiğini hissettiğimiz, yılgınlığın sınırlarında dolaşılan şu günlerde umudumuzu diri, başımızı dik tutmaya, söylediğinin arkasında durmaya ve hızla söylediğini gerçekleştirmeye ihtiyacımız var. Unutmamalıyız ki, tarihin en güzel yerinde son sözü hep direnenler söyler.

ALİ BİLGİNER (MMO İçel Şubesi Öğrenci Üye Komisyonu)

Sunuşuma eğitimi tanımlayarak başlamak istiyorum: Eğitim, bireyin çevresindekileri algılama, anlama, yorumlama ve denetlemesine yönelik olarak tek başına ya bir grup veya bir toplum içinde sürdürdüğü zihinsel çabaların bütünüdür. Buna bağlı olarak eğitim, üretim ve tüketim faaliyetleriyle kendini ortaya koyar. Eğitimin bu temel özelliği, böyle bir faaliyette bulunan bireyi araştırma, inceleme ve yorumlama gibi alanlarda yoğunlaşmaya iter. Eğitim, bireysel özgürlük kadar, toplumsal dayanışma için de gereklidir. Ne yazık ki mevcut sistem, böyle bir eğitim sistemini ortadan kaldırmıştır. Görüyoruz ki halen devam ettiğimiz eğitim sistemi, gerçek bir eğitim sistemi tanımından çok uzaktır. Dünya düzeninde eğitim kurumları sermayeye çalıştıkları için, içi boşaltılmış; bilimsellikten, özgür düşünceden yoksun, gerici fikirlere dayalı birer moloz yığınlarıdır. Sistem, bilimsel çalışmaları sermayenin çıkarları doğrultusunda şu şekilde ifade etmektedir: “Sermaye, bilimsel çalışmaları desteklerken, bilimsel bulgular toplumun ve sermayenin önünü açarak piyasayı genişletir ve birikime de katkıda bulunmaktadır. Toplumsal ufukların genişlemesi, bireysel ve toplumsal taleplerin büyümesine de yol açmaktadır.” Böylesi bir durumda sermaye, kendi çıkarları doğrultusunda daha da gelişmektedir. Bilimsel faaliyetler, bu yüzden belirli güçler tarafından devamlı denetim alınmaya çalışılmaktadır ve alınmıştır da. Çünkü sermaye, hiçbir zaman bu olanakları tüm kesimlere eşit koşullarda sunmak istemez. Ayrıca üretim tekniği ve emek-sermaye oranı, kamu fonlarının kullanım biçimi, birinci derecede söz hakkına sahiptir sermaye. Sermayenin olgunlaştığı ve sabit sermaye oranın yükseldiği dönemlerde bilimin beşeri sermaye üretimine yönelik bölümü zayıflatılarak, bunun yerine mevcut sermayeye katkı yapan AR-GE ve teknoparklar yerine getirilmektedir. Özel koşullarından dolayı Türkiye, küreselleşme sürecini en yaygın yaşayan ve daha da yaşayacak olan bir iklime girmiştir. Ama toplum yaşanan süreci kavramakta zorlanmaktadır.

Yukarıda belirttiğim şekilde eğitim politikaları büyük önem taşımaktadır. Bu uygulama kendini ilk olarak gerici, faşist YÖK’le birlikte ortaya koymuştur. Bu da demektir ki, 1980 darbesiyle artık Türkiye, kapitalist sistemin tam anlamıyla hegemonyası altına girmiştir; çünkü YÖK artık düşünmeyen, irdelemeyen, araştırmayan, bilimsel bilgiden uzak bir insan tipi yaratmıştır. Böylesi bir eğitim sisteminde daha da ileri giderek cezai, mali ve idari önlemlerle de denetlemiştir. Ayrıca 1402’lerle, Kılık Kıyafet Yasasıyla, soruşturmalarla insanları bilimden uzak tutmuştur. Bunlarla da yetinmeyerek son yıllarda sermayeyi direkt üniversitelere sokmak için özel kafeteryalar, firmaların araştırma büroları olan Ar-Ge ve teknoparkları ortaya koymuştur.

Size soruyorum, hangi düşünce ya da sistem üniversiteleri kahvehanelere benzetebilir? Tabii ki, kapitalist sistem bunu yapacaktır. Bu amaçla üniversitelerde laboratuvarlar yerine, içinde tavla, okey, oyun kâğıtları bulunduran kafeteryalar açılmaktadır. Bu şekilde bilimden, araştırmadan, toplumsal kaygılardan uzak, kof beyinler yetiştirilmektedir. Bu da, sistemin bize vermiş olduğu bir eğitim sistemidir, bir eğitimdir.

Sevgili arkadaşlar, üniversitelerin son zamanlarda iç içe girdiği teknopark ve Ar-Ge gibi araştırma kurumlarının işleyişleri ve işlevleri gibi bir model ortaya konulmaktadır. Buna bağlı olarak bu kurumlar, sermaye tarafından desteklenmekte ve denetlenmektedir. Ar-Ge ve teknoparklar içerisinde bulunan bu büyük sermaye kuruluşları, kendi teknolojilerini ilerletirken gerçekten halka hizmet eden küçük firmaların kapatılmasına da önayak olmaktadırlar. Bu da sermayenin daha da tekelleşmesini, diğer yandan da bilimsel faaliyetlerin denetlenmesini ortaya koymaktadır. Kapitalist sistem, bu yüzden bilimsel faaliyetler konusunda mutlak serbestlik ya da bilimsel özerklik kavramlarını giderek daha da ortadan kaldırmaktadır. Kapitalist sistem, toplumsal ideolojilerin kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirilmesi, sermaye dışı üretim faktörleri, tüketiciler ve hatta siyasi kadrolar üzerinde hâkimiyet kurmaktadır ve kurmuştur da. Topluma bu şekilde sunulan hizmetler, ilk bakışta yine yanıltıcı olarak görünmektedir; ancak kapitalist sistem üzerinde baskıcı ve sömürücü faaliyetlerini, üretimin azaldığı yerde anında ortaya koymaktadır. Bu yüzdendir ki hiçbir zaman Ar-Ge ve teknoparklara desteğini kaldırmaz.

Ayrıca sistem kamu gelirlerindeki eksikleri öne sürerek devletten eğitime ayrılan bütçeyi her geçen yıl daha da azaltırken, özel okulların teşviki için gerekli düzenlemeleri yapmaktadır. Vakıf üniversiteleri ve diğer özel üniversiteler bunların bariz örnekledir. Devlete ait üniversiteler, donanımlı eğitim için gerekli cihazları bulamazken, özel üniversiteler kâr amacıyla bunlardan kâr elde edebilmekte ve daha da ileri düzeyde eğitim verebilmektedirler. Özel üniversitelerin sadece ekonomik durumu iyi olanlara diploma pazarlaması ve diplomayla birlikte daha iyi bir geleceği pazarlaması, eğitimdeki fırsat eşitsizliğini açıkça ortaya koymaktadır.

Sevgili arkadaşlar, bütün dünyada 60’lı yıllardan başlayan demokrasi hareketleri karşısında, kapitalist sistem, eksikliklerini görmüş ve küreselleşme olgusuyla bu açığını kapatmaya çalışmıştır. Bunu ortak silah anlaşmaları, büyük firma evlilikleri, MAI, MIGA ve Avrupa Birliği girişimlerle ortaya koymuştur ve böylelikle dünya piyasasında bir tekelleşmeye gidişin önünü açmıştır. Kapitalizm, dünya pazarına kendini ulaştırmak ve buraları kendi himayesine almak için IMF ve Dünya Bankasını kullanmaktadır. IMF ve Dünya Bankasının, az gelişmiş ülkelerin ekonomik dengesizliklerini düzeltmek isteyişinin tek sebebi budur. Kapitalist sistem, buralardaki sermaye ve üretimini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır. Bu yüzdendir ki kendi ülkelerinde kapattıkları, çevreye zarar veren üretim tesislerini, ekonomisini düzeltmek amacıyla geldikleri ülkelerde kurarlar.

Son olarak yaptıkları MAI Anlaşmasıyla ülkeler üzerinde söz hakkına sahip olmuşlardır; çünkü bu anlaşmayla ülkeler çok ağır şartlara imza atmak zorunda kalmışlardır ve bu ülkeler, çevreye zarar verdiklerini bildikleri halde bu tesisleri hiçbir şekilde kapatamazlar. Son örneğini Bergama’da görmekteyiz; yani yabancı sermayenin kurmuş olduğu bir tesis, o ülkenin zararına olduğu halde mevcut ülke bu tesisi hiçbir şekilde kapatamayacaktır. Kapatmak istemesi durumunda, bir girişimde bulunduğu anda bile ağır tazminat cezalarına çarptırılmaktadır. MAI benzeri bir kuruluş olan Avrupa Birliği de bu politikalarla kendini ortaya koymaktadır. Bu yüzden ülkemizde, kendi ülkelerinde doğru düzgün işlemeyen politikaları yapma şartları koymaktadırlar; ancak bu her zaman tutmuyor. Örneğin, Avrupa Birliği üyelerinden Fransa’nın son olarak Türkiye karşısına Ermeni soykırımını getirmesi ve bu yüzden MAI ve Avrupa Birliğinin karşı karşıya gelmesi gösterilebilir.

Kapitalizmin ideologları, küreselleşme sürecinin her derde deva olacağını öne sürmektedirler; fakat süreç öyle göstermiştir ki ne sihirdir, ne keramet kapitalizm, küreselleşme felakettir. Bu felaket, özellikle kapitalizmin kendi kurumları tarafından ortaya konulmuştur. Şöyle ki, Birleşmiş Milletlerin hazırladığı Küreselleşme Çağında İnsan Raporuna göre küreselleşmenin dünyaya armağanı açlık, yoksulluk ve ölümdür. Herkese temel eğitim vermek için yılda 6 milyar dolara, besin sağlamak için 13 milyar dolara ihtiyaç var. Oysa Avrupa’da parfüme 12 milyar dolar, Avrupa ve ABD’de kedi, köpek mamasına 17 milyar dolar harcanmaktadır. Küreselleşme zenginin daha zengin, yoksulun daha yoksul olması demektir. Küreselleşme, sermayenin önündeki engelleri kaldırırken, emeğin önündeki sınırları her geçen gün daha da kapatmakta ve büyütmektedir. Küreselleşme, 50 adet çokuluslu şirketin dünyayı kendi hegemonyaları altına alması demektir.

Üniversite araştırma ve eğitim birlikteliğine dayanan bir kurumdur. Buna paralel olarak, 20. Yüzyıldan itibaren üniversiteler artık kapitalist ekonominin birer uzantısı olmuş ve okullar hem devlet, hem de şirketler için birer hizmetçi üretme işlevlerini yerine getirmişlerdir. Bunu da 30 küsûr yıldır aynı insanların, aynı siyaseti yapmalarından görebiliriz. Bu şekilde gelişmiş kapitalist ülkelerde ve bu ideolojiye hakim ülkelerde eğitim toplumun yenilenmesine göre değil de, ekonomik rekabetin gereksinimlerine göre ilerlemekte ve şekillendirilmektedir. Bu da kendini özgür insan yerine eğitilmiş insan olarak ortaya koymaktadır.

Çok değerli arkadaşlar, kapitalist sistemin tüm olumsuzlukları yanında biz de kendimize bir soru sormak zorundayız ve halkı kucaklayan, emeğe saygılı olan bir alternatif oluşturmak zorundayız. Sanırım bu alternatifin de ne olduğunu biliyorsunuzdur.

Kapitalizmle alternatif bir sistemde olması gereken eğitimde neler olması gerektiğini de kısaca size anlatmak istiyorum. Eğitim; eğiten, eğitilen ikiliğini aşarak ortak fikir oluşturmayı ön plana çıkarmalıdır. Çünkü asıl olması gereken eğitim eleştiren, araştırma ve doğrudan katılımın bir ürünüdür. Bilgiyi bir özgürleştirme aracı olarak görmelidir. 8 yıllık eğitimin sonunda teknik liselerde mesleki eğitimlerini tamamlamış ve üretimine geçmiş insanların olmasını istiyoruz ve üniversitelerin de bilim adamları yetiştiren kurum olduğunu düşünerek diploma ulusal değil de, uluslararası bir statüye sahip olmak zorunda. Ayrıca buralardaki eğitim akredite olmak zorundadır. Bütün bunlar karşısında özerk, demokratik, bilim yuvalarında özgür düşünen bireyler olmak zorundadır.

Son olarak küreselleşme ile gelen felaketin, sivil toplum örgütleri ve toplumun başkaldırısıyla gerçekleşeceğine inanıyoruz. Bunun için de küresel saldırılara karşı küresel direniş şiarını haykırarak herkesi birlik olmaya çağırıyoruz. Sağ olun.

OSMAN EMRE YAYKIN (MMO Denizli Şubesi Öğrenci Üye Komisyonu)

“Küresel saldırıya karşı küresel direniş” diye her platformda dile getiririz. Gerçekte küresel bir saldırı mevcut. Peki, ya direniş? Bunun sorgulamasına bence girmek gerekiyor. Türkiye’yi ele aldığımızda bu direnişin uzuvları sivil toplum örgütleri, meslek odaları, sendikalar ve bizler; yani üniversite öğrencileridir. Küresel saldırıların soğuk nefesinin hissedildiği kurumların başında da kuşkusuz üniversiteler gelmektedir; çünkü sermaye, hedefini daha küçük parçalara bölmek için bu hedefin kalkanı olan eğitim sisteminin çökertilmesi gerektiğini çok iyi biliyor. Bir toplum sorgulamadan, araştırmadan ve okumadan ne kadar uzak olursa, etrafında olup bitenlerden de o kadar az haberdar, hatta bihaber olur. Sermayenin de amacı zaten budur. Tabii, talan da bu sayede çok rahat gerçekleşmektedir.

Saldırının amacı, dünyada olduğu gibi ülkemizde de aynı. İç dinamikleriyle, yapısal reformlarını tamamlayamamış, üçüncü dünya ülkelerinin kaynaklarının uluslarötesi sermayeye peşkeş çekilmesi. Başlangıcı bu olmamakla beraber 70’li yıllarda yapılan ve “Tokyo Round” denilen bir dizi anlaşmalarla başlayan uyum yasaları, az gelişmiş ülkelerle birlikte ekonomik ve sosyal yapımızı da harap edip bugünkü şartların oluşmasına neden olmuştur. Bilindiği üzere gelişmiş ülkeler, az gelişmiş ülkelerden ithalat engellerini kaldırmalarını, piyasalarını yabancı tekellere açık hale getirmelerini, tarıma verilen sübvansiyonları azaltmaları ve kamunun ekonomik alandan çekilmesi için gerekli adımlarını istemiştir. Sermaye bu sayede yolsuzluk ve rüşvetin yanında emeğin alçalan değer olmasına, devlete ait işletmelerin çökertilip bunun bürokratların arpalığı haline getirme, revizyon edilmeme gibi yolları var. Bunları çökertip ödenek ayırmama, özelleştirmenin çözüm yolu olabileceğinin empoze edilmesidir. Burada özelleştirme salt bir empoze yolu oluyor.

Devlet sağlık, sosyal güvenlik ve eğitim gibi asgari hizmetleri kâr amacı gütmeden kamuya sağlamakla yükümlüdür. Olması gerektiği gibi bireyin temel ihtiyaçlarından biri de eğitimdir. Devletin görevi bu eğitim hizmetini parasız olarak sunmaktır; fakat bu hizmeti parasız sunmak şöyle dursun, açılmakta olan vakıf üniversiteleri için girişimcilere teşvik bile sağlamaktadır. Bu tutum sosyal devlet anlayışıyla da bağdaşmamaktadır. Vakıf üniversitelerinin verdiği eğitim ve sunduğu imkânların değeri tartışılmaz. Bu üniversitelerle devlet üniversiteleri arasında inanılmaz uçurumlar vardır. Aynı farklar, gerek fiziki gerek sosyal açıdan olsun devlet üniversiteleri arasında mevcuttur. Politikacıların oy uğruna pervasız ve sorumsuzca savurdukları “her şehre bir üniversite” sloganı eşliğinde 1992 yılında çıkarttıkları kanunla mantar gibi üniversitelerle birlikte açık-seçik ortaya konulmuştur. Fütursuzca açılan bu üniversiteler bütçeden yeterli miktarda ödenek alamayan, bilimsel anlamda destek göremeyen ve merkeziyetçi yönetimin kasıtlı olarak ideolojik kadroların oluşmasına izin verdiği kışla modeli, eğitim anlayışından uzak, sözde bilim yuvaları haline getirilmiştir. Üniversitelerin içinde bulunduğu bu durum, üretimle direkt bağlantısı olan mühendislik fakültelerini olumsuz yönde etkilemektedir.

Bilinen bir gerçektir ki mühendislik eğitimi, pratik uygulamadan hiçbir zaman ayrı tutulamaz. Mevcut duruma göz attığımızda, mühendislik eğitiminin pratikten yoksun, tamamen ezbere dayalı bir hal aldığı görülmektedir; yani üretime değil, pazarlamaya yönelik bir mühendislik anlayışı. Bunun temel nedenini irdelediğimizde fakültelerin laboratuvar, sosyal binalar ve benzeri fiziki donatımından ziyade karşımızda dış sermayeye bağımlı hükümet politikaları çıkmaktadır. Uluslararası tekeller, az gelişmiş ülkelerin üretime yönelik yatırımlarını engeller; çünkü kendi ürünlerini satacak pazar kalmayacaktır. Bu noktada yabancı dil bilen, toplam kalite yönetimini benimsemiş mühendislerin yetişmesi sermayenin işini kolaylaştırmaktadır. Mühendislik eğitiminde öğretim elemanlarının da niteliği çok önemlidir. Gerçi YÖK’ün gerici ve faşist kadrolu -çok klişe bir değiş ama- palazlandığını, görevini mükemmeliyetçi bir anlayışla yerine getirmesi, eğitimde ihtiyaç duyduğumuz araştırmacı, irdeleyici, demokrat eğitim üyesi kadrosunun oluşmasında büyük bir engel teşkil etmektedir.

Varolan nitelikli kadrolar ise bilimsel anlayıştan uzak, yobaz senatolar tarafından heba edilmektedir. Gelin isterseniz maddeler halinde bu heba işlemi nasıl gerçekleşiyor, bir inceleyelim. İlk önce her köye bir üniversite açar, sonra bunları alternatif olarak vakıf üniversitelerini özendirir, kendi yaptığı devlet üniversitelerinin içini eğitim veriyormuş gibi yapan hantal kadrolarla doldurur, daha sonra bunlara araştırma için gerekli ortam ve ödeneği sağlamaz. Bütün bu politikaları da “YÖK” denilen bir çadır tiyatrosu altında maalesef izlemekteyiz. Görüldüğü gibi görev başarıyla tamamlanmış, çürük sistem içinde varolan beyinleri vakıf üniversitelerine kaçırtmıştır. O halde öğretim elemanlarının; bu oyunların farkında olan sosyal ve kültürel açıdan olgunluk kazanmış, sorgulayan ve en önemlisi fedakâr ve idealist kişiler olması gerekmektedir. Devletin amacı, belirttiğimiz modelde bir eğitim kadrosunun yapılanmasını mümkün olduğunca engellemek, bunun için de pedagojik formasyon alma zorunluluğunu ortadan kaldırmaktır.

Çalışmaları tamamlanan ve aynı zamanda kurultay başlıklarının da çıkış noktası olan mevcut durum analizi göstermiştir ki, üniversitelerin demokratik yapısı elinden alınmış -ki zaten böyle bir yapı yoktu- bilimsel çalışma yapabilme yeteneği işlevsizleştirilmiş ve hatta sosyal yaşamı talan edilmiş durumdadır. Devlet tekelinin alternatifi özelleştirme değil, özerkleştirme olmalıdır. Sivil toplum örgütlerinin, meslek odalarının ve öğrencilerinin, kendi içlerinde de olmak üzere halkı bilinçlendirici çalışmalar yapma zorunluluğu vardır. Üniversitelere bilimsel, demokratik ve özerk bir yapı kazandırılmalı ve bu yönde en büyük engeli teşkil eden YÖK’ün alternatifi bir an evvel ortaya konulmalıdır.

Son olarak biz diyoruz ki “küresel saldırıya karşı küresel direniş” Aslında bu da tam olarak bir çözüm değil. Çözüm, burada en başta olan 800 kişinin 600 kişi olmamasıdır veya 400’e düşmemesidir.

NASUH KARCI (MMO İzmir Şubesi Öğrenci Üye Komisyonu)

Bizler “küreselleşme nedir?” diyerek yola çıktık ve şu sonuçlara vardık: Küreselleşme, günümüzde gelişen dünya ile birlikte ortaya çıkan oldukça masum, hatta erdemli, dünyada sınırların ortadan kaldırıldığı, kökenini hümanist düşüncenin oluşturduğu bir kavram olarak lanse edilmektedir. Oysa, gerçekte uygulamalar bunun tam aksini göstermektedir. Küreselleşme, sömürgeciliğin 20. Yüzyıldaki bir biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun sonucu olarak küreselleşme, gelişmiş ülkeler için yeni pazar anlamına gelirken, gelişmekte olan ülkeler için iç kaynakların dış sermayeye açılması anlamına gelmektedir ve maalesef, bu ortamda geri kalmış ülkelerin zaten bu arenada yeri yoktur. Hatta ve hatta gelişmekte olan ülkeler için ayakta kalmak adına, geri kalmış ülkeler ayrıca birer pazardır.

Tüm bu rekabet ortamı, mühendislik etiğinde önemli değişikliklere, yıpranmaya neden olmaktadır. Etik, kaçınılmaz olarak sermayenin kontrolü altına girmiştir. Bunun en güzel örneğini ise ülkemiz, son zamanlarda nükleer enerji tartışmalarıyla yaşamıştır. Ekonomik açıdan nükleer enerjinin isabetli bir seçim olacağı tartışmasızdır; zira nükleer enerjiyle maliyet ve verim açısından rekabet edebilecek bir enerji türü mümkün değildir. Ancak işin insanlık boyutu, mühendislik etiğinin bir riski alırken bize yükleyeceği sorumluluk tam aksini göstermektedir; çünkü gerçek bir mühendis risk alırken, bir şeyin olmasını istemekle olma ihtimalini karıştırmaz. Hepsi bir yana, yine etik açıdan kazançla kayıp arasındaki bu inanılmaz fark, bizi “nükleer enerjiye hayır” demeye zorlar.

Rekabet kötü bir olgu mudur? Elbette ki hayır; beraberinde kaliteyi getirir. Ancak çok önemli bir ayrıntı ne için rekabet edildiğidir? Küreselleşme için rekabet, sermaye için rekabet anlamına gelir. Küreselleşme kavramının yaygınlaşmasından önce mühendisler için temel soru, bilimin doğuşuyla elde edilen bilgi birikiminin ne işe yarayacağı, nasıl hayata geçirileceğiydi? Ancak günümüzde bu soru küreselleşme anlayışıyla birlikte “bilgi kaç para eder?” noktasına gelmiştir ve tarih boyunca toplumun ihtiyaçlarını karşılamayı bir misyon olarak üstlenen mühendis, bu misyonu bir kenara bırakmış sermayenin ihtiyaçlarını karşılamayı kendisine bir görev olarak edinmiştir; gerek eğitim süresince -ki teknoparklar buna çok iyi bir örnektir- gerek eğitiminden sonra. Teknoparklar gerçek anlamda uygulanması gerektiği gibi uygulanırsa; yani teknoloji parkı, başka bir deyişle teoriğin pratiğe dönüşeceği, bilimsel çalışmaların yürütüleceği yerler olursa önemli bir boşluğu dolduracaktır. Ancak ülkemizdeki teknoparklar, maalesef sanayinin bir nevi atölyesi niteliğindedir.

Mühendis kimdir? Bu soru da artık “aptal bir kişinin 2 liraya yaptığını, 1 liraya daha iyi yapan kişidir” halini almıştır. Mühendislikte maliyet yok mudur? Elbette vardır, olmalıdır da. Ancak tek bir farkla; yine insanlar için, sermaye sahipleri için değil. Bu anlayışın bir sonucu olarak -mühendisliğin sermaye sahiplerinin hizmetine girmesi- sermaye sahipleri; en çok verimi elde ettikleri, kendilerine en çok kazancı sağlayan alan bulundukları sektöre göre ve kurumlara ve her zaman ihtiyaç duyacakları beyin gücüne (üniversitelere) yatırımlarını yapmaktadırlar. Dolayısıyla, bu durum karşımıza fırsat eşitsizliği olarak çıkmaktadır. Ülkemizin bazı üniversitelerinde öğrenciler seçkin bir eğitim alırken, maalesef bazı üniversitelerde arkadaşlarımız çok zor şartlarda, çok kısıtlı koşullarda gerek öğretim elemanları açısından, gerek derslikler açısından, gerekse sosyal açıdan çok zor koşullarda eğitim görmektedirler.

Sosyal açıdan yetersiz olanakların oluşu da, ülkemizde maalesef birey olma bilincine erişmiş kişiliklerin yetişmesini engellemektedir. Ortak bir zevk, ortak bir faaliyet, ortak bir düşünce için bir araya gelemeyen öğrenciler asosyal yetişmekte, mühendislik için gerekli iletişim yeteneğine sahip olamamakta, toplumsal bilince ulaşamamaktadırlar.

Çözüm önerilerimiz mi? İlk olarak kendi içimizdeki tutarsızlıkları yenmek, küreselleşmeye karşı ilk yapmamız gerekendir. Bunun için en önemli engel, üniversitelerdeki fırsat eşitsizliğidir. Üniversitelerde yaygın anlamda eğitimin iyileştirilmesi, seviyenin yükseltilmesi gerekir. Fırsat eşitsizliğinin ortadan kaldırılması için üniversiteler üstü bir kurum gereklidir, böyle bir kuruma ihtiyaç vardır; ancak bu kurum YÖK değildir. Şu anki yapısıyla, işleyişiyle, kararlarıyla, bilimsel düşünceyle çelişen bir kurum üniversiteler arasında bir köprü rolü üstlenemez, bu rolü kaldıramaz. Üniversiteler üstü bir kurumu şekillendirecek olan üniversitelerin kendisidir. Yapısı, eğitim kadrosuyla ülkemizin değerli bilim adamlarından oluşmalıdır. Yönetim biçimi ve uygulamalarıyla da üniversitelerimize örnek olmalıdır. Üniversitelerin bilimsel çalışmaların yapıldığı, düşüncenin üretildiği bilim yuvaları haline gelmesi için de özerkleşmesi bir başka önemli konudur. Bu sayede üniversiteler, kendileri için en isabetli idari kararları alabilirler ve bilimsel anlamda daha üretken hale gelebilirler.

Bizlere; yani yeni yetişen, yeni nesil mühendislere önemli görevler düşmektedir. Her şeyden önce taşıdığımız gelecek kaygısının, bizleri, bir an önce yetişmekte olan mühendisler için çözüm üretmeye zorlamsı gerekir. Bunun içinde kabul etsek de, etmesek de bütün bu kötülüklerin içerisinde bizlerin de bir payı olduğu düşülürse, bu durumdan en az zarar görmek adına, gelecek nesiller adına gerektiği noktalarda kendi çözümlerimizi üretebilmeliyiz. Gerek sosyal anlamda, gerekse eğitim alanındaki boşlukları bizzat, birlikte doldurmalıyız. 

ERMAN TERCİYANLI (MMO Ankara Şubesi Öğrenci Üye Komisyonu)

Fırsat eşitsizliği... Sermayenin azami kâr sömürüsüne dayalı kapitalizm, egemenliği süresince kendi varlığını korumak için emekçi hakları üzerinde baskı ve sömürü politikalarını hayata geçirmiştir. Günümüzde kapitalizmin ideologları, yeni dünya düzeni olarak adlandırdıkları küreselleşme ile dünyadaki tüm halkların eşit fırsatlara, haklara sahip olacağını iddia etmektedirler; fakat sağlık, eğitim gibi temel ihtiyaçların bile sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda özelleştirilerek azınlık olan ayrıcalıklı sınıfın hizmetine sunuluyor olması, yaşanılan fırsat eşitsizliğinin çok açık göstergeleridir. Bu sistem içerisinde okumuş ve üniversite eğitimi görmüş bizler içinse bu durum, hayatımızı etkileyen önemli bir unsurdur.

İlkokuldan üniversiteye uzanmış olan ve etkileri hayatımızın gelecek bölümünde de çokça hissedilecek olan, sınav sistemindeki puanları düşürülerek üniversitede okuma şansları azaltılan meslek okulları, astronomik seviyedeki haraçlar, devlet okullarındaki eğitimin yetersizliği yüzünden yüksek ücretli dershanelerde sınava hazırlanmanın neredeyse tek çare olarak bırakıldığı bir sistem. Fırsat eşitsizliği; devlete bağlı ilköğretim ve lise kurumlarına rağmen bütçenin çok kısıtlı tutularak birçok harcamanın öğrencinin sırtına bindirilmesi ve bu sebeple artan eğitim masrafları, dolayısıyla emekçi çocuklarının neredeyse okul kapılarından giremez oluşudur. Böyle bir anlayışla yapılan eleme sınavlarından geçerek ulaştığımız okullarımızda bizi bekleyen sonuçları görmek çok zor değil. Yetersiz laboratuvarlar, teoride kalan bilgisayar eğitimleri, Türkçe’si bilinmeyen mühendislik terimleri, olamayan sosyal hayatlar ve geleceğe duyulan sonsuz güvensizlik. Körükleyen fırsat eşitsizliği şartları, daha da kötüleşen üniversitelerden mezun olduğumuzda ise payımıza düşen işsizlik olmaktadır.

Rekabetçi eğitim ve kolektif eğitim. Ayrıcalıkların, farklılıkların körüklendiği, herkese sadece insan olmasını, esas olarak benzer yaşam koşullarını sağlamayı reddedip, sahip olunan toplumsal zenginliklerin bir grup insanın yaşamlarına memur edildiği sistemlerle insanlar bu ayrıcalıklara, temel hakları dahi olsa ulaşabilmek için her zaman birbirleriyle kıyasıya yarışmak zorunda bırakılmışlardır. Sınavlar, seviye tespitleri ve sonrasında sunulan ayrıcalıklarla bu tarz bir anlayışın eğitim sistemindeki yansımalarıdır.

Rekabetçi eğitim anlayışı, yaptığımız sınavlarla temel eğitimleri farklı düzeylerde olan öğrenciler içinden kendi ihtiyaç duyduğu kadroları eğitebilmek amacıyla bir seçim yapar. Arzulanan model ise, sahip olduğu ayrıcalıkları kaybetme korkusunu her an içinde taşıyan, bu sebeple de ona söylenen ve ondan istenilenleri en iyi şekilde yerine getiren, çalışkan, disiplinli; ama kesinlikle sorgulamayan, aksini düşünemeyen bireyler yetiştirmektir. Üniversiteye de gelince devam eden bu süreç, derslerin notlandırılmasında uygulanan kör; yani çan eğrisi sistemiyle bilgi gizlemek ve yardımlaşmayı engelleyen, dolayısıyla kolektif bir çalışma tarzına imkân tanımayan ortamıyla öğrencinin kişiliklerini ve hayata bakış açılarını etkiler.

Sosyal ve kültürel yaşam, barınma ve beslenme. Üniversitelerin öğrencileri potansiyel müşteri gözüyle gören, kapitalist işletmelere açılmasıyla birlikte kampüsler, ekonomik gelir düzeylerine göre bölgelere ayrılmaya başlamıştır. Öğrenciler arasında baş gösteren bu ayrım, yemek yenilen yerlerden boş zaman geçirilen mekânlara ve eğlence tarzlarına dek farklılıklar göstermeye başlamıştır. Açılan özel yurtlar, devlet yurtlarına nispet yaparcasına okulun onlara sunduğu ayrıcalıkların tadını çıkartmaktadır. Sosyal ve kültürel paylaşım amaçlı topluluklarsa, öğrencilerin ortaklaşa birer ürün vereceği, çalışmalarla kendilerinin gerçekleştirecekleri, dünyaya ve kendilerine farklı bir açıyla bakmalarını sağlayacak yerler olmaktan çok sadece gitmiş olmak için gidilen ya da iş başvurularında, CV’lerle, sosyal bir insan olduklarını kanıtlamak için gidilen, hatta neredeyse gittikleri için sertifika isteyecekleri birer referans noktaları haline gelmiştir.

Sosyal faaliyetler ise tüketime yönelik, hatta biraz pahalı ve içerikte özellikle apolitikleştirilmiş şekildedir. Rekabetin hüküm sürdüğü dersler dolayısıyla bölümlerde sınıf ve dönem içi arkadaşlar sinir bozucu ve neredeyse psikolojik soğuk savaş şeklini almış durumdadır. İnsanlar, diğerlerinden daha iyi olmak ve böylece kendilerini kurtarmak isteğiyle paylaşıma yanaşmaz. Böyle bir sistem gittikçe yalnızlaşan, toplumdan ve onun içinde gelişen dayanışma ortamından kopan, kendini daima sistemin tehditleri altında çaresiz hisseden ve gerçek duygularını bastıran, kendine yabancılaşan, toplumsal sorunlara karşı gittikçe duyarsızlaşan ve sosyal alanlardan uzaklaşıp kendi hücresine çekilen bireyleri üretir.

Akreditasyon ve ABET konularına gelelim. Hiçbir hazırlık yapılmadan, herhangi bir altyapıya sahip olunmadan, tamamen siyasi amaca hizmetin bir gecede 25 üniversitenin açılması kararının verebildiği bir ülkede yaşıyoruz. YÖK’ün kaynaklarına göre bugün ülkemizde 53’ü devlet, 19’u vakıf olmak üzere toplam 72 üniversite hizmet veriyor. Eğitim kalitesine ve düzeyine değer verilmeden günlük siyasi politikalar hesabına açılan bu okullar, her yıl mesleki alanlarında çalışabilmek için yeterli eğitim alamayan binlerce mezun vermektedir; fakat bu mezunların birçoğu toplumsal üretimde yer alma imkânı bile bulamamaktadır.

Diğer yandansa ülkenin güzide eğitim kurumları “akreditasyon” olarak adlandırılan yurtdışı eğitim sistemlerine denkliklerini ve eğitimlerin kalitelerini belgeleyen programlar ve bunların sağlayacağı avantajları konuşuyorlar. Temel olarak tüm eğitim kurumlarında olması gereken kriterlerin ancak bir üniversite için geçerliliğinden söz edilebildiğinin, kısacası ayrıcalıkların bir kanıtı olan bu belge ülkedeki genel eğitim kalitesinde hiçbir gelişim sağlamamakta, uluslararası düzeyde öğrenci ve eğitilmiş işgücü akışını gerçekleştirmeyi amaçlamaktadır.

Ülke gündemine, Gümrük Birliği Anlaşmasında ve AB’ye uyum süreci dolayısıyla gelen akreditasyon, en kısa tanımıyla yeterliliğin teyidi ve bunun yazılı onayı için gerekli yazılı prosedürdür. Akreditasyon kapsamındaki çalışmaların ve ihtisas oluşumlarının amacı, her ülkenin hizmet ve ticaretinin otokontrol mekanizmalarıyla uluslararası sisteme uygunluğunun tescil edilmesidir.

Akreditasyona ilişkin oluşumlarla ilgili düzenlemeler yapılırken ortak normların ve kriterlerin belirlenmesi gereksinimi vardır. Buysa gümrük duvarlarının yıkılması sonrasında teknik engellerin kaldırılması için gerekmektedir. Üniversitede uygulanan akreditasyon çalışmaları ise yurtdışında farklı amaçlar içeriyor. Bu çalışmalar sonucunda verilen notlar, bu programları yürütmekte olan bölümlere daha fazla bütçe ayırmak, çalışmalarını desteklemek sebebiyle kullanılıyor; tabii, bir de okullarında eğitim almak isteyen öğrencilere okullarını cazip kılmak amacıyla. Türkiye’de ise bu anlayışla ülke genelinde yapılacak olan bir akreditasyon çalışması zaten iyi eğitim veren ve daha iyi imkânlara sahip olduğu da ortada olan, bazı üniversite ve bölümlere başarısız olarak notlandırılanlar ve gerek mali, gerekse akademik program konusunda desteğe ihtiyacı olanların arasındaki uçurumun daha da artması anlamına geliyor. Kısaca Türkiye’deki üniversitelerin, ABET gibi bir kuruluşun belirleyeceği ayrıcalıkların belgelenmesi anlamına gelen ve küreselleşme politikalarının sonucunda, ülke içinde yetişen işgücünün yabancı sermayedarlar ve şirketlerin, kullanıma sunmak için bir referans niteliği taşıyan değerlendirmelerden ziyade, ülke gelelindeki eğitimi belli toplumsal ve ekonomik kriterlerin belirleyeceği öncelikler dahilinde istihdam etmeye yönelik olarak uluslararası düzeyde kalite ve nitelik kazandıracak ülke içi programlara ihtiyacı vardır.

Eğitimde istenilen şekillenme üzerine şunları söyleyebilirim: Üniversitelerin bugünü, teknoparklar, üniversite-sanayi işbirliği adı altında yürütülen Ar-Ge çalışmaları, öğrencilerin yararlanması gereken okul laboratuvarlarında yapılan kalite kontroller, üniversitelerin vakıf tesisleri, özel yurtlar, özelleştirilmiş kantinler, özel şirketlere verilmiş temizlik işleri, özelleştirilen ya da bazılarında özelleştirilmeye çalışılan sağlık, yemekhane, servisler, harçlar ve yaz okulları, üniversitelerden, yeniden yapılanma denilen çalışmalardan bize yansıyanlar. Bunların yanı sıra sayıları gün geçtikçe artan ve bütçeleri bazı özel uygulamalarla, diğer üniversitelerden fazlaya getirilen eğitimde özelleştirmenin varacağı noktayı gösteren vakıf üniversiteleri.

Kapitalist sistemde eğitimin kendi ihtiyaçlarına uygun nitelikteki işgücünü yetiştirme amacının yanı sıra, varılan düzene eklemlenmiş ve onun değerleriyle donanmış bireyler yetiştirmek gibi bir ideolojik amacı da vardır. Eğitim sistemi, üretim ilişkileri üzerinden düzenle kurduğu ilişkide sistemin kendini yinelemesi ve yeniden üretmesi noktasında önemli bir role sahiptir. Bugün ülkemizdeki aşamada da akademik alanlar, sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yapılandırılmakta, üniversiteler ticarethane, öğrenciler de müşteri durumuna getirilmektedirler. YÖK’te egemen sınıfların üniversiteler üzerinde kurmaya çalıştığı denetlemeci mantığın kurumla varlığını temsil etmektedir.

Özelleştirme projelerini dünya çapında üreten sömürü merkezlerinden biri olan Dünya Bankası, yükseköğretim üzerinde alıntı yapmayı hak edecek ilginç görüşlere sahiptir. Şöyle ki, yükseköğretim sosyal faydalardan çok özel fayda olduğundan, bireysel olarak yükseköğretim hizmetinden yararlananların bu faydanın bedelini ödemesi gerektiğini buyuruyor. Bize göre ise, onlar öyle gördüklerinden genele de böyle kabul ettirmek istiyorlar; çünkü liberal anlayışın hüküm sürdüğü kapitalist toplumlarda toplumdan ayrıksınmış bireyler tanımlanır ve her husus bireyci, çıkarcı ilişkiler üzerinden yapıp hazırlanan politikalarla yürütülür. Ancak toplumsal bakış açısı altında bunu kabul etmek imkânsızdır. Eğitim, sosyal devlet anlayışının hakim olduğu sistemlerde toplumun yararına ve toplumun tüm fertlerine ayrıcalıksız sağlanması gereken temel vatandaşlık haklarından biridir.

Üniversitelerin varlık amacı, toplumsal kazanımlar ve ilerlemelerle bütünleştirilen, herkese eşit imkânların tanındığı bir eğitim anlayışını savunan öğrenci olarak üniversitenin özerk, demokratik, bilimsel bir yapıda olması gerekliliğini savunuyoruz. Üniversitelere mali, idari ve bilimsel özerklik tanınmalıdır; yani genel bütçeden payını alan kurum ihtiyacını karşılarken ekstra bir yaptırımla karşılaşmamalıdır. Üniversite yönetimi, o üniversitenin öğretim üyeleri, öğrenci ve personelin oluşturdukları demokratik bir mekanizma aracıyla idare edilmelidir. Kendi prensipleri doğrultusunda hiçbir siyasi, ideolojik baskı altında kalmadan bilimsel faaliyetlerini sürdürmektedir.

Üniversite sanayi işbirliği, teknoparklar. Günümüzde yükseköğretim kurumları özgür, bilimsel çalışmaların yürütüldüğü yerler olmaktan çok, sermayenin pahalı bulduğu araştırma-geliştirme faaliyetlerini, kendi bünyelerinde böyle bir çalışma yapmalarına kıyasla çok ucuza yapabildikleri yerler olarak işlev görmektedir. Toplumsal konumlarının, bir mühendis adayı olarak görev ve sorumluluklarının farkında olmadan büyük bir enerji ve motivasyonla çalışan, bu şekilde ürettiği bilginin değerinin farkında olmayan gençlerin sömürülmelerine izin verilmekte ve üniversite kampusları bu sanayi kuruluşlarına açılarak ortak projeler yürütülmektedir. Ülkemizde İzmit, Eskişehir, ODTÜ, İTÜ, Zonguldak ve TÜBİTAK Gebze araştırma parklarında çalışmalar yürüten şirketlerse, Ar-Ge’den çok danışmanlık hizmetleri ve üretim faaliyetlerine yönelmişlerdir. Buralarda öğretim görevlileri ve öğrencileri ucuz işgücü olarak kullanılmakta ve tüm lisans ve lisansüstü projeler sermayenin hizmetine sunulmaktadır. Bu durum; bizim kabul ettiğimiz üniversitelerin toplumsal yararı doğrultusunda, bilgi üretmesi ve özerk, demokratik üniversite taleplerimizle kesinlikle örtüşmemektedir ve bize göre kapitalistlerin sermaye birikimine hizmet olan sınainin temel amacı toplum katkı ve ilerleme olmadıkça, sanayi ve üniversite işbirliği bizim tasvip edemeyeceğimiz bir durum olarak kalacaktır.

Küreselleşme ve üniversiteler; emperyalist kapitalist kârını artırmak için ihtiyaç duyduğu hammadde, işgücü ve pazar açısından ülkelerin ulusal kaynaklarını o ülke halkının ihtiyaçlarını düşünmeksizin kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır. Bu aşamada kendi sömürü alanlarını genişletmek isteyen ülkelerin küreselleşme çığlıkları çoktan duyulmaya başlandı. Teknolojik gelişmeleri kontrolü altında bulunduran sermaye, önce baş döndürücü bir hızla dünya çapında şubeler, fabrikalar açarak global ekonomik düzeni kurdu. Küreselleşme sürecinde dış sermaye şirketlerinin amacı, ülkelerinde sadece planlama ve Ar-Ge birimlerini tutarak üretimi dış ülkelere kaydırmak, varsa buralardaki Ar-Ge birimlerini tasfiye etmek ya da kendi denetimleri altına almaktır. Böylece hem yatırımlarını çok sürede geri alabilirler, hem de rekabette üstünlük sağlayabilirler.

Bu süreçlerin Türkiye’ye olan yansımalarından görünenlerse, özelleştirmeler sonucu yaşanan ve gün geçtikçe artan işsizlik, bir türlü düşürülemeyen enflasyon, rant sektörlerinin giderek güçlenmesi, buna karşın tüm katma değerlerin odağında olması gereken sanayi sektörlerinin felç edilmesiydi. Kitleler ekonomik yeniliklerden ve gerekli üretim programlarından mahrum bırakılmıştır. Buysa iki önemli sonucu doğurdu; hem küresel yayılmalarda çok önemli olan dış sermayeyle özelleştirmelere haklı kılıf sağlandı, hem de ülkemizdeki eğitimden tutun da insan haklarına kadar her konuda reformlara ve göz boyamalara kalkışılan Avrupa ve uluslararası standartlara uyma çabasına, daha önceden de bahsi geçen eğitimde uygulanmaya çalışılan standartlara alınmaya çalışılan belgeler, sertifikalar bu anlayışın bir ürünü olarak karşımıza çıkar. Uzun bir süredir gündemde olan küreselleşme, AB, Gümrük Birliği, uyum programları, ülkemizdeki değişimleri ve yönelimleri gösteren birer kavram olmuşlardır.

Burada kısaca değinmeye çalıştığımız başlıklar, sadece problemler yığınından çekilip alınmış birkaç konuya aittir. Sorunlarımız çok; ama çözüm bir türlü bulunamıyor. Üniversitelerde öğrencilerin; yani sorunları bizzat yaşayanların fikirleri dikkate alınmıyor. Öğrenciler disiplin uygulamalarıyla, okuldan atılmalarla ve gözaltılarla baskılanarak sorunlarını dile getirme ve eksikliklerini ifade etmenin yollarından mahrum bırakılıp pasifleştiriliyor. Sonuç olarak, küreselleşme niyetli sermayenin kurguladığı dünyada emekçi halklara düşen daha derin sömürü, daha çok baskı ve yoksullaşmadır. Bu durum; üniversitelerimizde eğitimdeki fırsat eşitsizliği, ülkemizdeki işgücünün toplum yararı gözetilmeksizin yabancı sermayenin kullanımına sunulması, üniversite kampüslerinin içerisinde ileri teknoloji üretmeyen bilimin sermaye yararına kullanılması, verilen eğitimin rekabetçi yöntemlerle öğrencilerin yabancılaşmaya ve bireycileşmeye itilmesi ve üniversiteler arasındaki farklılıkların daha da derinleştirilmesi şeklinde karşımıza çıkmaktadır.

Odalarda yapılacak çalışmalar; biz öğrencilerin örgütlü yapı içerisinde ilerdeki mesleki yaşantılarımıza dair bir tanışıklık sağlamak, mühendislerin toplumun neresinde olduğunu sorgulamak, toplumsal görevlerimizin ve sorumlulukların farkına varmak, bunun yanı sıra öğrenci olmanın bilinciyle problemlerimizi tartışma ve ortak çözümler üretme becerisini kazandıracaktır. Demokratik Türkiye, insanca yaşam mücadelesinin yükseltilebilmesi, toplumsal muhalefetin odaklarından biri olan meslek örgütümüzü sahiplenmek ve mesleki, demokratik tüm taleplerimizi ilerde üyesi olacağımız odalarda yürüteceğimiz çalışmalarda dile getirmek de mümkün olacaktır. Bizler, üniversitelerimizdeki mevcut sorunlarımızın ülke sorunlarından ayrı düşünülemeyeceği bilinciyle, tüm bu sorunların özerk, demokratik, bilimsel üniversite mücadelemizin yükseltilmesi ve bu mücadelenin emekçi halk kitlelerinin hareketiyle buluşmasıyla çözüme ulaşacağına inanıyoruz.