TMMOB MAKİNA MÜHENDİSLERİ ODASI
ÖĞRENCİ ÜYE KURULTAYI 2003
AÇILIŞ KONUŞMALARI
Emin KORAMAZ (Makina Mühendisleri Odası YK Başkanı)
Sayın Birlik Başkanım, TMMOB ve Bağlı Odaların ve Örgütümüzün değerli yöneticileri, sevgili öğrenci üyelerimiz, sayın konuklarımız, değerli basın mensupları;
Hepinizi Makina mühendisleri Odası ve şahsım adına sevgiyle selamlıyorum, Hoş geldiniz.
Sevgili öğrenci üye arkadaşlarım, ülkemizin dört bir yanından , Adana'dan, Antalya'dan, Balıkesir'den, Bursa'dan, Denizli'den, Diyarbakır'dan Edirne'den, Eskişehir'den, Gaziantep'ten, Isparta'dan, İstanbul'dan, İskenderun'dan, İzmir'den, Kayseri'den, Kırıkkale'den, Kocaeli'nden, Konya'dan, Malatya'dan, Manisa'dan, Mersin'den, Sakarya'dan, Trabzon'dan, Zonguldak'tan Ankaralı arkadaşlarınızla buluşmaya geldiniz.
Ülke genelinde, makina, endüstri, işletme, uçak, uzay ve havacılık mühendisliği eğitimi gören dört bine yakını odamız öğrenci üyesi olan, 21.000 arkadaşınız adına bugünü ve yarını tartışmaya geldiniz. Geleceğimize sahip çıkmaya, geleceği özgürleştirmeye geldiniz. Birlikte üretmeye ortak aklı yaratmaya geldiniz.
Bizlere ümit getirdiniz, coşku getirdiniz. Nazım Ustanın dediği gibi yüzünüzde yıldızların aydınlığı, gözünüzde ışıltısı ile geldiniz. Hoş gelip sefalar getirdiniz.
Sevgili arkadaşlar,
1999 yılında birincisini gerçekleştirdiğimiz Kurultayda "Nasıl Bir Üniversite İstiyoruz, Nasıl Bir Mühendislik Eğitimi İstiyoruz ve Odanın Mesleki ve Toplumsal Alanlardaki Yeri" konuları, 2001 yılında gerçekleştirdiğimiz Kurultayda ise "Küreselleşme ve Üniversiteler" konusu irdelenmişti.
Bugünkü kurultayda "Üniversiteler ve Bilim Neye Hizmet Etmeli?" sorusunun yanıtını vereceksiniz. Bu yanıtın gerçekleşmesi için, yönetenlere, yönetilenlere, toplumsal tüm kesim ve kuruluşlara, bu arada öğrenci gençliğe ve Odamıza düşen görev ve sorumlulukların altını çizeceksiniz.
Geçmiş kurultaylarda olduğu gibi bu kurultayda da, bu özgür kürsüde gelecekte üyesi ve yöneticisi olacağınız Odamızın eksiklikleri ve varsa yanlışlarını da açık yüreklilikle dile getireceksiniz.
Emin olunuz ki, geçmiş dönemlerde olduğu gibi bu dönemde de, kurultayımızın sonuç bildirgesi, kurultayda sizler tarafından sunulan rapor ve bildiriler Oda çalışmalarında, Oda politikalarının şekillendirilmesinde doğrudan yankı bulacaktır.
Geçmişte olduğu gibi bu dönemde de, Odamızın geleneksel olarak her iki yılda bir düzenlediği, bu dönem 7-8 Kasım 2003 tarihinde İstanbul'da beşincisini gerçekleştireceğimiz Makina Mühendisliği Eğitimi Sempozyumuna buradan süzülen görüş ve öneriler doğrudan yansıtılacaktır.
Sevgili arkadaşlar, bilimsel bilgiyi kullanarak insan yaşamını kolaylaştıran, bu amaçla ekipmanları, ürünleri, prosesleri, hizmetleri tasarlayan ve bunların üretim, işletme, bakım, onarım, denetim, danışmanlık ve araştırma-geliştirme ve teknik pazarlama süreçlerinde sorumluluk alan bir meslek disiplini konusunda eğitim görüyorsunuz.
Çağımızda bir ülkenin gelişmişlik düzeyi, bilim ve teknolojiye verdiği öneme, teknoloji üretme yeteneğine göre ölçülmektedir. Bilimsel ve teknolojik ilerlemenin itici gücü ise mühendislerdir.
Bu nedenle gelişmiş ülkeler bütçelerinden mühendislik- bilim teknoloji ve eğitim alt yapısına ayırdıkları payı gün geçtikçe artırmaktadırlar.
Ülkemizde ise süreç tersine işlemektedir. IMF ve dünya Bankası gibi uluslararası finans kuruluşlarının pençesinde kıvranan ülkemizde bütçeler borç faizlerini ödeme üzerine kurulmaktadır.
Çalışanların büyük bir çoğunluğu açlık sınırında ücretler almakta, meslektaşlarımızı da içine alan işsizlik oranı gün geçtikçe büyümektedir. Yıllardır üretime, yatırıma, bilime, teknolojiye, mühendise önem verilmemesinin, ülke kaynaklarının bir avuç rantiyeciye, soyguncuya, hortumcuya, çetelere, tekellere aktarılmasının sonuçları yaşanmaktadır.
Bu olumsuz tablonun tersine çevrilmesi için yapılması gerekenler TMMOB'nin de içinde yer aldığı çalışanların örgütü Emek Platformunun alternatif programında belirtilmiştir.
Yönetenler her şeyden önce bütün bu olumsuz gidişin mimarı olan IMF politikalarından vazgeçmeli, yüzünü kendi halkına çevirmelidir.
Sevgili arkadaşlar, mühendislik riskleri de olan bir meslek, ürettiğimiz ürünler, geliştirilen teknolojiler insanlık yararına, toplumun refahı ve kalkınması, ülke savunması için kullanılabildiği gibi doğal yaşama, doğal dengeye ve çevreye de zarar verebiliyor.
Emperyalistlerin ve zalimlerin elinde toplu imha, katliam ve saldırı araçlarına dönüşebiliyor.
Sevgili arkadaşlar;
Ülkemizin, bölgemizin ve dünyanın gündeminde yine savaş var. Savaş demek yoksulluk demektir. Kan demektir gözyaşı demektir. İnsanların öldürülmesi, sakat bırakılması demektir.
Bu ülke halkı ve dünya halkları ABD ve İngiltere'nin enerji kaynaklarını yeniden paylaşmak için Irak'ı işgal girişimlerine ve emperyalist savaşa hayır demektedir.
Bizler ülkemizin bu savaşa karışmasını, yabancı askerlerin ülkemizde konuşlandırılmasını istemiyoruz. Türk Silahlı Kuvvetlerinin Irak'a girmesini istemiyoruz. Bölgemizde ve tüm dünyada barış istiyoruz. Amerikan üslerinin kapatılmasını istiyoruz. Savaşa ayrılan kaynakların eğitime, yatırıma, üretime, istihdama, sosyal güvenliğe, kısacası ülkemiz ve dünya halklarının gönencinin yükseltilmesine, uygarlığın geliştirilmesine harcanmasını istiyoruz.
Bu taleplerimizi 20 Ekim' de Birliğimizin Ankara'da düzenlediği Savaşa Hayır Mitinginde haykırdık.
1 Aralık'ta 200'e yakın örgütle İstanbul'da yine alanlardaydık. Barış yanlısı güçlerin ülke genelinde düzenlediği onlarca etkinlikte saf tuttuk. En son savaş tezkeresinin mecliste görüşüldüğü 1 Martta yüz bini aşkın katılımcı, Ankara'yı barış yanlısı bir şölen alanına çevirdi. Bu kurultayın sonuç bildirgesinde de savaşa hayır şiarının yükseltileceğinden eminim.
Sevgili arkadaşlar, Odamız sunumunda da anlatıldığı üzere; asli görevi olan mesleğin ve meslektaşın korunması ve geliştirilmesi görevi yanında, mesleki bilgi birikimini ülkemiz ve halkımızın yararına sunmayı temel ilke edinmiştir. Odamız üyelerinin sorunların toplumun sorunlarından ayrı düşünülemeyeceğinin bilincindedir. Odamız gücünü sadece üyesinden alır.
Sunumda izlediğiniz tüm çalışmalar halktan, emekten, bağımsızlıktan yana, yurtsever ve anti emperyalist bir anlayışla yürütülür. Bu amaçla toplumun, düşünen, çözümler üreten tüm kesimleriyle işbirliği içerisinde olunur, ortak etkinlikler düzenlenir.
Sevgili arkadaşlar sizlerin öğrencilik yaşamınızda ve mezun olduktan sonra Oda üyesi ve yöneticisi olarak Odamıza yapacağınız katkılar bu çalışmaları daha da güçlendirecektir.
Bugün aramızda bulunan son sınıf öğrencilerinin büyük bir kısmı bu yıl meslek yaşamına adım atacaklar.
Biz Oda yöneticileri olarak, mezun olacak arkadaşlarımızın öğrencilik hayatında olduğu gibi meslek yaşamında da;
Ülke sorunlarıyla ilgileneceklerine, çözümler üreteceklerine, yaşamın her alanında örgütlenme bilincine sahip çıkacaklarına eminiz.
Yaşamın her alanında dürüst, çalışkan ve üretken olacaklarını, yaptıkları her işin sorumluluğunu taşıyacaklarını biliyoruz.
Her zaman toplumsal çıkarları kişisel çıkarlardan üstün tutacaklarından, bilgi ve becerilerini insanlık yararına kullanacaklarından kuşkumuz yok.
Dürüst olmayan iş ve mesleki uygulamalar yaptıkları bilinen şahıs veya firmalarla iş ilişkisi içinde bulunmayacaklarına inanıyoruz.
Sevgili arkadaşlar bütün bunlara ek olarak, mezun olduktan sonra da,Odamızın faaliyetlerini çok yakından takip edeceğinizden, yönetim, denetim, komisyonlar gibi Oda organlarında yer almaya çalışacağınızdan adım gibi eminim.
Sevgili öğrenci üyelerimiz, bugün divan başkanlığımızı yürüten Mehmet Soğancı arkadaşım geçen dönem Oda Başkanımız sıfatıyla açılış konuşmasını yaparken, bende kurultayınızın divan başkanıydım. Bu dönem görevleri değiştik.
Mehmet Soğancı konuşmasına son verirken, “gençsiniz geleceksiniz, hepinize teşekkür ediyorum. Buradan çıkınca sizi bir görev bekliyor. Bu dönemin sonunda her biriniz bu işin gönüllü fedaisi olarak şimdiki 2000 olan öğrenci üye sayımızı 4000‘e çıkaracaksınız” demişti. Gerek geçen kurultayda oluşturduğunuz gerekse bugünün sonunda yazacaklarınızı sınıfınızda yanı başınızdaki sıra arkadaşınıza bir güzel anlatacaksınız. Yorulmayacaksınız, üşenmeyeceksiniz demişti. İki sene sonra geldiğinizde ve bizler bir köşeden bu kurultayın üçüncüsünü izlemeye geldiğinizde keşke bu toplantıyı Selim Sırrı Tarcan'da, Atatürk Spor Salonunda yapsaydık diye iç geçirelim demişti.
Sevgili arkadaşlar, Mehmet'in dedikleri ütopya değil. Şimdi burada keyifle izliyordur. Gerçekten öğrenci üye sayımız dört bine ulaştı. 2000 i aşan sizlerin katılımı ve coşkusu artık salonlara sığmıyor. Spor salonları artık bir dilekten öte gelecek kurultaylar için zorunluluk haline geldi. Sizleri alacak toplantı solonu Ankara'da yok.
Sevgili arkadaşlar, bugün 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü. İş yaşamının demokratikleştirilmesi, kadınlara oy kullanma hakkının sağlanması, politik yasakların kaldırılması için emekçi kadınların 1902 deki başkaldırısının 100 üncü yılı. Yine bugün dünyanın dört bir yanında emekçi kadınlar "Barış, demokrasi ve sömürüsüz bir dünya için alanlardalar. Hepiniz adına onları coşkuyla selamlıyorum.
Sevgili arkadaşlar sözlerime son verirken, tüm katılımcılara, kurultayın düzenlenmesinde emeği geçen öğrenci üye komisyonlarımızın üyelerine, örgütümüz yöneticileri ve çalışanlarına, Kurultay sekreterimize, Kurultay Yürütme ve Düzenleme Kurulu üyelerine, Düzenleme Kurulu Başkanımız Elif Öztürk arkadaşımızın şahsında teşekkür ediyorum.
Üreten, sanayileşen, demokratik, üzerinde insanlarımızın barış ve gönenç içerisinde yaşadığı baskısız, sömürüsüz bir dünya ve Türkiye özlemiyle kurultayımızın başarılı geçmesini diliyorum,
UMUTLA, İNATLA, İNANÇLA KALIN.
Kaya GÜVENÇ (Türk Mühendis Mimar Odaları Birliği YK Başkanı)
Sevgili arkadaşlarım, Türk Mühendis Mimar Odaları Birliği Yönetim Kurulu adına hepinize sevgilerimi ve saygılarımı sunuyorum.
Başlarken, ben 8 Martı anacağım. Mühendis mimar topluluğu erkek egemen bir meslek topluluğudur. Türkiye'de yaklaşık 430 bin kadar mühendis ve mimar arkadaşımız var. Bunlardan 230 bin kadarı üyemiz; bunların da yüzde 70'i erkeklerden oluşuyor.
8 Mart Dünya Kadın Emekçiler Günü hepimize, bütün kadınlara, bütün erkeklere, bütün halklara hayırlı olsun. Önemli bir gündür, çünkü emekçiler haklarını korudukları zaman, bir araya geldikleri zaman, bu dünyayı daha güzel bir dünya yapmasını her zaman başarmışlardır.
"Üniversitede bilim neye hizmet etmeli" sorusunun yanıtını bugün aramaya çalışacaksınız. Daha önceki toplantılarınızda zaten bunları görüştünüz. Aslında mühendislik ve mimarlığın gerçekten neye hizmet ettiği tartışması uzun zamandır yapılmaktadır; ama sanıyorum ki, meslek mensupları kendileri açısından şunu çok rahatlıkla ortaya koyabilmişlerdir: gerek mühendislik, gerekse mimarlık meslekleri, insanların ya da toplumun daha iyi koşullarda, daha yüksek refah içinde yaşamalarını sağlamak için tasarlar, üretir, işletir, bakımını yapar. Bunların arasına fiziki mekânlar girer, dolaylı olarak kullanılan araç gereçler girer, doğrudan tüketilen mallar, ürünler girer. Ama hep baktığınız zaman, birçok meslekte olduğu gibi mühendislik ve mimarlık mesleğinde de temel olan nokta insanların ve toplumların refah düzeylerini yükseltmek, daha güzel, daha iyi koşullarda yaşamalarını sağlamaktır.
Eğitim de buna hizmet etmek zorundadır. Eğitim, sadece diploma veren bir kurum olarak algılandığı sürece ortaya herhangi bir şey çıkmaz. Mühendislik, mimarlık mesleğinin eğitimi konusunda çok ayrıntılı bir şey söylemeyeceğim. Ancak, dünyadaki gelişmeler ve teknoloji o noktaya gelmiştir ki, artık mühendislik - mimarlık alanları tam anlamıyla çok disiplinli bir alan haline gelmiştir. Mühendislik eğitimi de, yani lisans eğitimi de daha çok temel bilimlerin, meslek hayatı boyunca devam edecek meslek içi eğitimlere olanak sağlayacak temel bilimsel eğitim niteliğini taşımaktadır.
Bunu söyledikten hemen sonra, mesleğin uygulanmasında, mesleğin hayata geçirilmesinde, dünyanın özellikle gelişmiş ülkelerinde üniversitelerden alınan diplomaların yeterli kabul edilmediğini belirtmemiz gerekiyor. Artık o noktaya gelmiştir ki, özellikle de insanların güvenliğini ve sağlığını doğrudan etkileyen konularda, meslek örgütlerinin katkısı olmadan, belli bir deney, belli bir birikim elde etmeden, yetkili olarak meslek icra etmek, mesleği hayata geçirmek, mesleği uygulamak artık söz konusu olmamaktadır. Mühendislik - mimarlık alanlarında bilgi eskime süresi bazı uzmanlıklarda 3,5 yıla kadar inmiştir. Çeşitli meslek kategorilerine göre 3,5 yılla yaklaşık 7-8 yıl arasında değişmektedir. Dolayısıyla, meslek içi eğitimlerin önemi de orada ortaya çıkmaktadır.
Sayın Başkan söyledi, Türk Mühendis Mimar Odaları Birliğinin, 23 Odası, Odaların şubeleri, temsilcilikleri, il koordinasyon kurulları ile birlikte 1.000'e yakın birimi var. Türk Mühendis Mimar Odaları Birliği, mühendis ve mimarların bütünün sorunlarını itibarıyla ele aldığından, Odalarımızın yapmış olduğu teknik çalışmalar, meslek içi eğitim çalışmaları gibi konularda herhangi bir etkinlikte bulunmamaktadır. Bir anlamda odaların eşgüdümünü sağlamaktadır. Onların çalışmalarını kolaylaştırmakta, denetlemektedir. Bu nedenle de, daha genel konulara, daha makro düzeydeki konulara el atmaktadır.
Bu nedenle de, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliğini veya Birliğin görüşlerini içini sindiremeyenler, Türk Mühendis Mimar Odaları Birliği için, "zaten siyasetten başka ne yapıyorlar" gibi iddialarda bulunuyorlar. Evet, Türk Mühendis Mimar Odaları Birliği siyaset yapıyor, yapmaya devam edecektir. Türk Mühendis Mimar Odaları Birliği, mühendis ve mimarların çıkarlarının, halkın çıkarlarıyla paralellik taşıdığını yıllardan beri söylemektedir. Türk Mühendis Mimar Odaları Birliği, üyelerinin sorunlarıyla, bu ülkenin genel koşulları arasında doğrudan bir ilişki bulunduğunun, diğer emekçi sınıflarıyla sorunlarının ortak olduğunun bilincindedir ve 30 yılı aşkın bir süredir de bunu dile getirmektedir.
Sevgili arkadaşlarım, nasıl olmasın ki? Mühendis demek yatırım demektir. Mühendis demek, hele de son zamanlarda daha çok tasarım, daha çok araştırma, daha çok inovatif etkinlikler demektir. Bütün bunlara baktığımız zaman da, bunların altyapısını hazırlamak zorunda olan bir kurum vardır, o da devlettir. En liberal ülkelerde dahi bu böyledir. Devletler ne yapıyor? Devletler araştırma-geliştirme altyapısını oluşturuyor, inovatif etkiliklerle ilgili uluslararası inovasyon politikalarını geliştiriyor, bunlara kaynak ayırıyor, toplumun bunları bir şekilde kullanmasına olanak sağlıyor. Türkiye'de ne oluyor?.. Bırakınız araştırma-geliştirmeyi, bırakınız inovatif sistemlere zemin hazırlamayı, Türkiye'deki siyasal iktidarlar IMF'ye teslim olmuşlar, teslim bayrağını çekmişler, onlar ne emrediyorlarsa onu yapıyorlar.
Sanıyorum, bunları daha önceki Kurultayda da sizlerle paylaşma olanağım oldu. 2003 yılı bütçesi geliyor. 2003 yılı bütçesi 57. Hükümet tarafından hazırlanmış bütçenin bir kopyasıdır. Kalemler arasına baktığınız zaman, bir iki katrilyonluk gibi, yani yüzde birler düzeyinde farklılıklar var. Zaten bu iktidar da, bütün farklı söylemlerine rağmen,bundan önceki iktidardan daha farklı değildir. Evet, ayrıntıda paylaşım alanında mutlaka farklılıkları vardır, yani bu toplumun yarattığı değerleri hangi sınıflar arasında paylaştıracağı konusunda, tabii ki bu iktidarla bundan önceki iktidar arasında küçük farklılıklar vardır. Ama IMF'nin temel politikaları anlamında hiçbir farklılık yoktur. Yatırım 9 katrilyon, Bütçe Kanunuyla 1,5 katrilyon kısıtlanıyor. Daha sonra açıklanan önlemlerle beraber aşağılara indiriliyor, yüzde 5'in altına çekiliyor.
Sevgili arkadaşlarım, Türkiye uzun yıllardan beri yatırım yapmayan bir ülke haline geldi. 1980'lerde bu durum ağırlaştı. 12 Eylül bu ülkenin hatırlaması gereken en karanlık dönemlerden biridir, çünkü o sadece askeri bir darbe değildir, o Türkiye'yi IMF'ye, Amerikan emperyalizmine bütünüyle teslim eden bir hareketin simgesidir. O tarihte Türkiye için söylenen tek şey vardır, "Türkiye artık kalkınmasını ticaretle sağlayacaktır. Artık üretimde kamu girişimciliği kaldırılacaktır". Bunun ne anlama geldiğini, yükselmeyen, hatta kriz dönemlerinde gerileyen milli gelir rakamlarıyla görme imkânımız oldu. IMF politikalarının Türkiye'ye, mühendislerimize, mimarlarımıza, halkımıza hiçbir şey kazandırmadığı açık ve net bir şekilde ifade edildi. Başkanın konuşmasında da biraz önce belirtmiş olduğu gibi, bu durum Emek Platformu Programında ayrıntılı olarak incelendi.
Sevgili arkadaşlarım, IMF'ye, emperyalizme teslim olduğunuz zaman yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur. Oysa, küreselleşmeyi bir olgu olarak kabul etseniz dahi, bu aynen bir hastalığın olgusuna benzer. Sıtma bir olgu mudur?.. Evet, bir olgudur. Ne yapıyorsunuz?.. "Sıtma var" diye boynunuzu mu eğiyorsunuz?.. Bataklıkları kurutuyorsunuz, ilaçlar geliştirip, kendinizi koruyup, varlığınızı sürdürüyorsunuz. Küreselleşme de böyle bir olaydır. Küreselleşme sıtmayla çok yakın benzerlikleri olan bir olaydır. Sadece gelişmiş metropol ülkelerin gönençlerini artırabildiği, ama dünyanın büyük çoğunluğunun, dünya halklarının yüzde 60-70'nin açlıkla, yoksullukla, işsizlikle mücadele ettiği bir düzendir, emperyalizmin bir başka adıdır.
Emperyalizme teslim olduğunuz zaman da, bugünlerde yaşadığımız olayları yaşarsınız. 1 Mart günü 100 bin insan Ankara'da bir araya geldi. Bir araştırmaya göre Türkiye Halkının yüzde 94'ü savaşa karşıdır. Bu savaşa karşı olan insanlar, Türkiye'nin çeşitli illerinde, yerlerinde 100'den fazla savaş karşıtı platform oluşturdular. Bütün bu çalışmalar, sonunda 1 Martta bir başka olaya neden oldu. 100 bin kişi "Savaşa hayır. Amerika'nın saldırısına, işgaline hayır. İnsanlık suçuna ortak olmayacağız" dedi. 1 Mart çok önemli bir şeyi daha gündeme getirdi. Biz yıllardan beri alanlarda, salonlarda oluruz. O görkemli birlikteliklerden sonra, bir anlamda "hay Allah, gene geldik bir araya, hiçbirşey değişmedi, değişmiyor" gibi bir duygu içinde olabiliriz. Ama 1 Mart değişik bir olaya tanık oldu. Olayların bir araya gelmesiyle 1 Martta bir araya gelen 100 bin kişi Meclisi etkilemiştir. Kritik bir etkisi olmuştur. Tabii ki, tezkereye ret oyu veren 100 milletvekilinin hepsi mitingden etkilenmiştir anlamında değildir bu. Ama etkilemiştir ve bu etkilemenin de katkısıyla Meclis tezkereyi reddetmiştir. Bunu şunu göstermiştir veya göstermek zorundadır: halk, emekçiler, doğru bir slogan, doğru bir hedef etrafında yeteri kadar güçlü bir araya geldikleri zaman olayları etkilerler. Etkileyeceklerdir ve sonra da bunun mutlaka ve mutlaka sonuçlarını alacaklardır. Bunu görmek zorundayız.
Sevgili arkadaşlarım, "barışın bedeli var" utanç verici yeni bir slogandır. Televizyonları, gazeteleri açıyorsunuz, savaş kışkırtıcılarının Türkiye'de şimdiye kadar savaşa açık ve net destek veren bir grup var, TÜSİAD. Kirli parayla, zenginlik, refah olmaz. Ama sermayeye bağlı bütün kalemşorlar çıktılar, "Efendim, halk madem barış istiyor, tabii ki barışın da bedeli var" dediler. Barışın bedeli insanlıktır. Barış güzelliktir. Barış insanların varmak istedikleri o gönençli toplumun en önemli unsurlarından biridir. Savaş kirlidir, başka şeydir. Peki, savaşın bedeli yok mu? Savaşın bedelini Sevgili Başkanımız söyledi. Bunu zaten kendi yaşantımızdan, komşumuzdan, arkadaşımızdan, sokaktaki insanlardan biliyoruz. Savaşla, barış birbiriyle kıyaslanamaz. Olayın insanı bir boyutu var, sadece parasal açılardan dahi ele alsanız, savaşın bedeli barışın bedelinin kat kat ötesindedir. Bunun arkasında yatan böyle bir olay değildir. Arkasında yatan olay, son derece açık ve nettir; tehdit yoluyla iknadır. "Savaşa hayır" diyen milletvekillerini ikna etmektir. Halkımızı baskıyla, tehditle ikna etmektir. Arkadaşlar, bu iddiada bulunanlar bu tehdide kimsenin boyun eğmeyeceğini bilmek zorundadırlar.
Sevgili arkadaşlarım, bu "barışın bedeli var" lafının arkasında yine IMF vardır, çünkü açıklanan program IMF programının bir parçasından başka hiçbir şey değildir. Dolayısıyla, bu ülke ne Amerikan emperyalizmine, ne IMF'ye teslim olmayacaktır. Teslim edenleri biz teslim alacağız.
Sevgili arkadaşlarım, biliyorum, inanıyorum, mesleği uygulamak demek aynı zamanda mesleğin hayata geçirileceği ortamların yaratılması için mücadele etmek demektir. Ben, 35 yıl önce mühendisliğe adımımı attım. Arkadaşlarımız da şunu göreceklerdir: Hakikaten güzel bir meslek. Yani insanlar için bir şeyler üretmek güzel bir şeydir. Darvin teorisine göre de, maymundan insana geçiş sürecinde emek çok önemli bir rol oynamıştır. Üretmek güzel bir şey, bunu göreceksiniz ve zaten görüyorsunuz. Bir projeyi bitirdiğiniz zaman aldığınız zevki ben duyabiliyorum. Ben de aynı şeyi hissediyorum. En ufak ürünü ortaya koymak, o ürünün halk tarafından kullanılmasını görmek çok güzel bir olaydır. Bu güzelliği yaşamak için sadece mühendis olmak, bir meslek adamı olmak yetmiyor. Bir mühendis olarak, mesleğin halkın hizmetine sunulması için yapılacak mücadeleyi de göze almak gerekiyor. Ben gelecek güzel günlere inanıyorum.
Ama yine tekrar günümüzün sorunlarına dönelim. Şayet bir mühendis, bir insan olarak daha güzel yaşamak istiyorsak, acılar içinde kıvranmak istemiyorsak, 20-25 yılımızı heba etmek istemiyorsak, bu savaşı, bu saldırıyı, işgali durdurmalıyız. "Halk bu savaşı durduracak" sloganı yanlış bir slogan değildir. Olay kısa vadeli bir iki tezkere meselesi değildir. Olay, uzun vadeli bir olaydır. Olay, Türkiye'de savaştan yana olan egemenleri artık söz söyleyemeyecek hale, yani iktidardan uzaklaştırıncaya kadar, yani Türkiye'de halktan, emekten yana bir iktidar oluşturuncaya kadar sürmek zorundadır.
Biz bu savaşı durduracağız.
Hepinize başarılar diliyorum.
Prof. Dr. Nurettin ABACIOĞLU (Üniversite Öğretim Elemanları Dernekleri Federasyonu Girişimi)
Divanın Değerli Başkanı, Divan yöneticileri, Türk Mühendis Mimar Odalar Birliğinin Değerli Başkanı, Makina Mühendisleri Odasının Değerli Başkanı ve değerli yöneticiler; Üniversite Öğretim Elemanları Dernekleri Federasyonu Girişimi adına beni bu Kurultaya davet eden değerli yöneticilere öncelikle teşekkür etmek istiyorum.
Sizlerle beraber olmaktan büyük keyif ve onur duyuyorum. Hele böyle 1800'ü aşkın genç, pırıl pırıl, ülkenin geleceği olan insanla burada kucaklaşmış olmak, bende gerçekten ayrı bir keyif, ayrı bir heyecan yaratıyor.
Kurultay raporunuzu, Makina Mühendisleri Odasının değerli yöneticileri bir hafta kadar önce bana ilettiler. Raporunuzda etraflı bir biçimde incelemeye çalıştım ve açıkça söylemek gerekirse, raporu hazırlayanların aklına, ellerine, kollarına sağlık, kendi hesabıma çok önemli bilgiler edindim.
Sizlerle bir açış konuşmasından çok, bu Kurultayın adını ve gündemini tartışmak ve üniversitenin ve bilimin neyin peşinde olduğunu, neye hizmet etmesi gerektiğini sizlerle beraber konuşmak istiyorum. Aslında Kurultayın adının "Üniversitelerde bilim neye hizmet etmeli?" biçimini bir parça değiştirerek, "farklı bir boyutta değerlendirebilir miyiz?" diye düşünüyorum. "Üniversitelerde bilim neye hizmet eder?" sorusuna yanıt arayabilir miyiz? İlk saptamam şudur: Her şeyden önce Kurultayın adının seçimi bile, üniversitenin ve bilimin farklı niyetleri içerisinde barındırabileceğini düşündürmektedir. Dolayısıyla, bu kurumların neye hizmet ettikleri veya etmedikleri, durulan ve bakılan yerden çok, görmek istenilen veya olması istenilenle ilgilidir.
Üniversite ve bilim kurum olarak insan ve toplum ilişkilerinden bağımsız ve bu ilişkileri belirleyen temel etmen olan, iktisadi, siyasi ve kültürel yapılanma ve değerlerin üstünde değildir. Ancak, böyle gibi gösterilmesi, yani iktisadi, siyasi ve kültürel erk sorunsalının, üniversiter ve bilimsel bir şemsiye altında topluma sunulması, sınıfsal bir egemenlik edimi olarak da her zaman tercih edilmektedir. Gerçekte üniversite ve bilim, paradigmal bir kavram olarak dışa kapalı ve fakat kendi içerisinde örgülü bir sistemdir. Bu sistem, toplumsal ilişkileri hem iktisaden, hem siyaseten, hem de kültürel olarak yeniden var etme ve belirleme işlevini üstlenmiş vaziyettedir.
Bu saptamalara karşın, bilimsel çalışmaların ve araştırmaların, bireylerin ve toplumların genel yararı doğrultusunda gerçekleştiği yönünde yaygın bir inanış bulunmaktadır. Bu nedenle, bilimlere, bilim insanlarına ve onun yaratıldığı kurumlar olan üniversitelere saygı da duyulmaktadır. Bilimin tarihi, düşünce, fikir, sanat ve bilimsel teknolojik devinim süreçlerinin ve bugünkü egemen toplumsal iktisadi ilişki biçimi olan kapitalizm ideolojisinin sarmal bir yansıması gibidir. Özünde Batı kültürünün tarihselcilik önyargısını içinde barındırır ve bu bağlamda da önce yaratılanın, sonraki süreçte karşıt bir değişikliğini vurgular.
Bu antagonistik tarihsel süreç, başlıca iki dönemi kapsar. İlk dönem, bilimsel etkinliklerin dinsel baskılar altında tutulduğu kilise skolastiğidir. İkinci dönem ise, kilisenin gücünün kırılması ve bilimin, onun yaratıldığı kurum olan üniversitenin özgürleştiği ve böylece bir tür aydınlanma çağına girildiği düşünülen dönemdir. Aydınlanma çağı, bilimin yaratılması ve yayılmasında seküler bir eğitim anlayışının doğmasına da neden olmuştur. Gerçekte söz konusu olan sosyal dönüşüm, zaman içinde gelişen sermayenin bilimi ve onun yaratıldığı kurum olan üniversiteyi kendi çıkarları doğrultusunda, kendi ideolojisini yaymanın etkili bir aracı olarak kullanmasını, hatta bu amaçla baskılanmasını sağlamıştır. Sermaye bu tavrını, günümüzde de giderek artan bir şiddetle sürdürmektedir.
Bilimi sözlükler, ansiklopediler ortak bir vurguyla tanımlamaktadır. Bazı olgu ve olay kategorilerine ait, iyi düzenlenmiş bilgiler bütünü, kavramsal olarak bilimin anlamını ve özünü oluşturmaktadır. Ancak, bilimler nihai bilgiler bütünü olmayıp, sadece belli bir zaman diliminde eldelenmiş bir bilgi birikimini ifade ederler. Bilimi yaratan taraf, gözlem ve araştırmaya dayalı veri toplama ve değerlendirme sarmalında uğraşan, fikri ve bedensel emeğini ortaya koyan bilimcidir. Bu anlamda da bilim, bilimcinin öznel amacından bağımsız olarak, objektiflik de taşıyabilir. Ancak, yaratılan bilimin nerede, nasıl, ne zaman, ne için ve kimin yararına kullanılacağı başka toplumsal ilişkilerin sonucu olarak tayin edilir.
Başlangıçta bilim ve felsefe tek ve bütündü. Bilimin evrimini, bilimlere bağlı felsefe doktrinlerinin evrimiyle birlikte oldu. Bu evrimleşmede insan ve toplum ilişkilerinin, emek ve sermaye ortak paydasında birbirlerine göre nasıl değiştiğiyle koşut geliştirmiştir. Bilimcinin bilimi objektif bir edim olarak yaratma sürecindeki tekilliğine karşın, sermaye bilimlere bilimsel bulguların kullanım ve topluma sunum yöntemleri bakımından hegemonik bir sahiplenmeyle yaklaşır.
İnsan gen haritasının deşifre edilmesi, nitel ve nicel olarak objektif ve bilimsel bir olgudur. Ancak, insan genomunun sermaye tarafından patentlenmek istenmesi, iktisadi ve politik bir çıkar ve egemenlik sorunsalıdır. Bu çerçevede bilimlerin oluşum ve gelişimleriyle, onların kullanım yöntemlerini toplumsal oluşumlar ve etkileşimler açısından birbirinden ayırmak gerekmektedir. Bu bağlamda ve bu noktadan çıkarsadığım sonuç, bilim olarak tanımlanan bilgiler bütünün bir düzen içerisinde ve kendiliğinden yalın bir sunum öğesi olarak doğmadığı, onun nasıl oluşacağına ve kimlerin yararına birikeceğine biçim ve büyüklük olarak karşıt toplumsal çıkar ve gelişim dinamikleri arasında etkileşmeye neden olacaktır.
Üniversite, sayılan bu etkileşimleri içinde yaratan ve yaşatan fiziki kurumlardır. Bu anlamda da bilgi birikiminin yaratılması ve yaratılanın farklı üretim ve hizmet öğelerine göre, ortaöğretimden gelen kuşaklara öğretilmesi kurumsal etkinlik olarak üniversitenin görevi olmaktadır. Bilim ve üniversitenin, sonuçta emek-sermaye ilişkisi içerisinde başat ve çok ağırlıklı bir rolü bulunmaktadır. Bu kurumsal yapı ve yapının içinde sürdürülen etkinliklerin denetim altında tutulabilir olması, var olan iktisadi, siyasi ve kültürel sistemin kendisini sürekli var etmesine dayanak oluşturmaktadır.
Doğa bilimleri ve sosyal bilimleri yöntemleri bakımından birbirlerinden önemle ayrılırlar. Doğa bilimleri, özünde deneycilik ve tekrar edilebilirlik içerir. Her iki öğe de birbirine kuvvetle bağlıdır. Elde edilen sonucun nasıl ve kimler eliyle denetlenerek kullanılacağı ayrı bir sorunsal olmakla beraber, bulguların öznel olarak objektiflik içermesi açık ve nettir. İlaç olma özelliğini kazanmış bir kimyasal molekülün hastalığı tedavi ettiği her uygulamada tekrar edilebilir. Yeni bir yapı tekniğinin geliştirilmesi, bir sabit sermaye yatırımına dönüştürülebilir. Yeni bir Makina teknolojisi, emek işgücüne dayalı maliyeti ortadan kaldıracak, daha ucuz ve randımanlı bir kullanım değeri oluşturabilir. Bu bilgi birimine dayalı yaratılan kullanılan değerlere de, sermayeye daha büyük bir artı değer olarak geri dönebilir.
Buna karşın sosyal bilimlerde de durum daha farklıdır. Araştırmaya konu olan öğeler, doğa ve uygulamalı fen bilimlerindeki gibi objektif değildir. Doğa bilimlerinde araştırmaya konu olan denetimli deney biçimi sosyal bilimlerde söz konusu değildir. Sosyal bilimlerin ana yöntemi, yaygın tartışma özünde cereyan etmektedir.
Yaygın tartışmanın en geniş çerçevede sürdürülmesi gereken alanlardan biri de, sosyal bilimin iktisat koludur. İktisadın kavramları ve ilkeleri tartışılırken düşünebilen ve kendisi karar veren canlı konumuyla insan toplumuna ait değişkenler söz konusu olmaktadır. Dolayısıyla, bu değişkenler deneysel bilimlerdeki objektiviste gibi net sonuçlara varmamızı olanaklı kılmaz. Hala bu nedensellik, sermayenin hegemonik denetimiyle karşıtlık gösterirse, o zaman yaşam pratiği açısından tartıştığımız konu sadece retorik haline gelir.
Retorik, bireylerin algılanmasını çarpıtarak, birey belleğinde olumlu çağrışımlar oluşturan sair kavramların topluma aktarılması yöntemidir. Bugün için çarpık toplumsal bilgilendirme yöntemi olarak, sermaye küreselleşmesi bir retorik olarak kullanılmaktadır ve başka bir dünya olasılığının bulunmadığı da sosyal bilimler anlamında yaygın bir anlayış olarak toplumlara enjekte edilmeye çalışılmaktadır.
1980'ler, Türkiye'de yeni dünya düzeni retoriğine uygun yeni bir sürecin köşe tarihini oluşturmaktadır. Bu dönüşümün derin izleri, 12 Eylül Anayasasıyla beraber dayatılan YÖK sistemiyle gündeme gelmiştir. YÖK, yükseköğretimin planlanması ve yürütülmesiyle ilgili bir eşgüdüm kurumu olma yerine, hegemonik bir baskı aracı haline dönüşmüştür. Bu baskı, hem öğretim elemanlarının, hem öğrencilerin ve hem de üniversite çalışanlarının üzerinde Demokles'in kılıcı gibi sallanmaya devam etmektedir. Üniversitelerin yönetsel özerkliği bu sistemde silinmiştir. Pek çok periferi üniversitede, bilimsel özgürlüklerin soluk almasının önüne engeller konulmuş ve Üniversiteler atanmış yöneticilerin insafına teslim edilmiştir.
Bugün üniversitede demokratik değişim müjdesi olarak yeni bir yasa tartışılmaktadır. Gerçekte bu yeni yasa, daha önce GATS Anlaşmasıyla kabul edilmiş olan uluslararası yükümlülüklerimizin bir parçası olarak eğitim hizmetlerinin ticarileşmeye açılmasının bir basamağından başka bir şey değildir. Sonuçta retoriğin bütün parlaklık ve çarpıklığına karşın, şeytanın ayrıntıda gizli olduğunu iyi bilerek, "üniversiteler ve bilim neye hizmet etmeli?" sorusuna yeniden yanıt vermek gerekmektedir.
Üniversitelerin ve bilimin neye hizmet etmesi genellemesi, bilimlerin temel görevi, doğanın ve sistemin işleyişini kolaylaştırmak ve meşrulaştırmak temelinde olmamaya cevap bulmalıdır. Bilimlerin rolü, en azından doğa veya sosyal olaylarda ilişkilerin ve değişimin işleyiş dinamiklerinin açığa çıkarılmasından başka bir şey değildir. Bundan da öte bilimcilerin amacı, doğa koşullarını ve sosyal işleyişi olasılıklar çerçevesinde bireylerin ve toplumun çıkarları doğrultusunda değiştirmektir. Sonuç olarak bilimlerin amacı insanlığın yararına hizmet sunmaktır. Bilimcilerin en temel görevlerinin arasında insan esenliği bulunduğuna göre, insan esenliğinin ancak temel insan hakkı olan yaşam güvenliği içerisinde söz konusu olabileceğini üniversiteler unutmamak durumundadır. Bu çerçevenin içerisinde temel insan hakkının korunabilmesi ve sürdürülebilmesi için, bilimciler her zaman savaşa karşı olmak zorundadır ve dünyanın neresinde olursa olsun "savaşa hayır" demesini bilmek zorundadır.
Hepinize teşekkür ederim.