Engin TABAK (Makina Mühendisleri Odası Adana Şubesi Öğrenci Üye Komisyonu)

21. Yüzyılda bilim, iktidar ve üniversiteler:

Çağdaş yaşamımızın temelinde yer alan ve toplumsal yaşamın vazgeçilmez güçlerinden biri olan bilim, etkisini her geçen gün artırarak gündelik yaşamımızda yerini almaktadır. Her gün kullandığımız araç, gereç, Makina bilimin uygulama sonuçlarını gösterir. Yaşamımızı kolaylaştırması bakımından bilimin değeri yadsınamaz. Bilim yüzyıllardır tarihin anahtarı oldu ve geleceğin kapıları da yine onun sayesinde aralanacaktır. Bilim sayesinde uzun mesafeler aşıldı, istekler duyuruldu, hastalıklar azaltıldı.

Ama yine de bilimin zaferlerinin eleştirisellikten uzak bir şekilde kutlanması konusunda dikkatli olunmalıdır. Çünkü, daha iyi yaşam olanaklarını sağlayan bilimsel gelişmeler, her zaman iyi haberlerin müjdeleyicisi olmamıştır. Ne var ki, bu bilimsel gelişmelerin bir de karanlık yüzü vardır ve bilim bu karanlık güçlerinden sorunludur. Bolluğun ortasında doyurulmamış, kışkırtılmış istekler duruyor. Doktorların uzun süredir iyileştirme becerisine sahip oldukları hastalıklar, yoksul halklara korku salıyor. Hâlâ dünya nüfusunun büyük bölümü açlık sınırının altında yaşıyor. Neticede bilim, bir yandan insanlığın gelişmesine katkıda bulunurken, bir yandan da Pandora'nın kutusu gibi etrafa korku salabiliyor.

Bu çelişkinin kaynağı, bilim ile egemen güçlerin ilişkisinde aranmalıdır. Bilim ile bu egemen güçler arasındaki ilişkiler, bilimsel gelişmelere paralel olarak dönüşüme uğramaktadır. Ortaçağ karanlığında büyük bir cesaretle gerçekleri açıklayan nice bilim adamları, egemen kilise güçleriyle sürekli çatışma içindeydi. Birçoğu engisizyon mahkemelerinde ağır bedeller ödedi. Fakat, bu bilim adamları sayesinde modern bilimin temelleri atıldı. Bundan sonra sanayi devrimi ve özellikle İkinci Dünya Savaşı yıllarında bilimin teknolojiye uyarlanmasıyla bilim-iktidar ilişkisi değişti. Bilim teknolojinin tutsağı haline geldi. Egemenler ise, bilimi daha fazla sömürü, daha fazla rant için bir araç haline getirdiler. Egemen bilim politikaları, bilimin varlık koşullarından soyutlanarak parçalanmasını, bilim üretim süreciyle toplumsal sonuçlarını, bilim yöntemiyle bilim ahlakını, bilimle bilimciyi, bilimle toplumu birbirinden kopararak, bilimin özüne yabancılaşmasını sağlamaktadır.

Dünyada kabaca bilimcilerin yarısı askeri güçler için çalışıyor. Uzun vadeli sonuçlarını düşünmeksizin ölümcül ürünlerin silahların üretiminden ceplerini dolduran fırsatçılar karşımıza çıkıyorlar. Oysa gerçek bilimci, kişisel refaha ya da maddi kazançlara aldanmaksızın gerçeği arayan ve bulgularını toplum yararına kullanan kişidir.

Geçmişte felsefe okulları, günümüzde üniversite olarak karşımıza çıkan bilim üretim merkezleri de, bu değişimden, yapılanmadan nasibini almaktadır. Egemen güçler, üniversiteleri de amaçları doğrultusunda şekillendiriyor. Bunu da YÖK aracılığıyla yapıyor. Üniversite-sanayi işbirliği ve yabancı dilde eğitim maskesi altında yapıyor. Tüm bu saldırıların kaynağı, aynı emperyal güçlerdir. Sistem kronikleşen krizinden çıkış çizgisinde, yaşam alanlarının bütünü yeniden yapılandırıyor. Üniversite, bilimsel bilgi üretme ve toplum, onu toplumsallaştırma faaliyeti içinde, öğrencilerin dünyayı ve kendilerini keşfetmelerine, bağımsız düşünme ve çalışma yetisi edinmelerine elveren değerlerin ve tavırların üretildiği ve aktarıldığı toplumsal mekân olarak görülmek durumundadır. Aynı zamanda gençliğin coşkunluğunu ve özlemlerini doyurucu bir kültür sanat ortamı içinde, doğru alanlara kanalize etmek üniversitenin asli görevleri arasındadır.

YÖK, 80 darbesi sonrası üniversitelerde sistemin istediği tip insanların yetiştirilmesi için kuruldu. Önce üniversitelerden ilerici öğretim üyelerini temizleme işine girişti. Yerlerine 80'lerin moda ideoloji neo liberal politikalara hayran hocalar bulundu. Sadece hocalar değil, derslerin içeriği ve kitaplar da neo liberal politikalara uygun hale getirildi. İnsanlar politikadan uzaklaştırıldı. Aslında amaç, politikasızlığın politikasını yapmaktı. Üniversitelerin sermaye merkezi olması iyice hız kazandı. Harçlarla eğitimin özelleştirilmesi için adımlar atıldı. Geçen yıl ve bu yıl harçlar 6 katına çıkıyor söylentilerinin bir amacı da, insanları buna yavaş yavaş alıştırmak değil midir?

Bunların yanı sıra derslerde ilk öğretilen şey neo liberal ön kabulleniş oldu. Bunun anlamı, iktisatta devletin küçülmesi, sermayeye her türlü özgürlüğün tanınması, mimarlıkta piyasasının isteklerine uygun yapıların inşası, biyolojide insan doğasının bencil, rekabetçi ve açgözlü olduğunun anlatılmasıydı. Üniversiteler şirketlerle kol kola girdi. Öğretim görevlileri büyük şirketler için çalışmaya, bölümler şirketler için projeler hazırlamaya başladı. Bununla kalmadı, bir dizi kuruluş üniversitelerin içine taşındı. Son dönemde üniversitelerde teknokentlerin artmasının anlamı da budur.

Yeni yasa tasarısıyla, üniversitelerimiz yine piyasa koşullarına dahil edilen birer şirket haline dönüştürülmeye çalışılıyor. Yasa tasarısı, eğitim maliyetlerinin geçmiştekinden daha yüksek bir oranda doğrudan öğrenci tarafından üstlenilmesini ve öğrenci katkı paylarının kat kat artırılmasını öngörmektedir. Oysa yüksek öğretim ve eğitim hakkı anayasal bir hak olup, kaynağını vergiler oluşturur. Giderek yoksullaşan ülkemizde, yasa tasarısıyla yüksek öğretim hakkı hak olmaktan çıkarılmakta ve basit bir mala indirgenmektedir. Öğrencilerin yeteneklerinden çok, varlıklı kesimlerin tercihlerinin belirleyici olduğu bir sistem yaratılmaktadır.

Tasarıyla birlikte, daha önce sermayeyle ilişkilerini döner sermaye ve kurdukları vakıflar aracılığıyla yürüten üniversite yönetimleri, kurulacak işletme hesabıyla açtıkları sermayeye çalışmaya başlayacaklar. Kelimenin gerçek anlamıyla, üniversiteleri ticarethaneye çeviren bu tasarının mimarı da yine YÖK'ten başkası değildir.

Bilimsel eğitimin giderek zayıfladığı, üniversitelere ayrılan ödenek her geçen gün daha fazla kısılmaktadır. Silaha ayrılan payı hiçbir şekilde kısmayan egemenler, bütçeden eğitime çok cüzi bir miktar ayırmaktadır. Ödenek sıkıntısı nedeniyle bilimsel araştırma yapamayan üniversiteler, âdeta yüksek lise konumuna düşürülmüştür. Kama üniversitelerine ödenek bulamayan devlet, vakıf üniversiteleri için arazi temin etmekte, kredi olanakları sağlamaktadır. Öyle ki, devlet üniversitelerinin düştüğü durumu gören sermaye patronları, bilimsel araştırmaları ve kadro ihtiyaçlarını kendi kurdukları vakıf üniversiteleri aracılığıyla karşılamaktadır.

Aynı zamanda bir dilbilimcinin dediği gibi, "dil, düşüncenin elidir" Akılcı, mantıklı, yaratıcı düşünce ancak bireylerin ana dillerindeki etkinliği sonucunda üretilebilir. Bu sebeplerden dolayı yabancı dilde eğitim yapmak bir kültürel soykırım hareketi olarak algılanmalıdır. Eğitim dilinin yabancı olması, zaten çok kısıtlı olan eğitim kaynaklarının yok olmasına yol açar. 3 yıllık olan liseler 4 yıla, 4 yıllık olan üniversiteler 5 yıla çıkmaktadır. Gençliğin üretime katılımı geciktirilmektedir. Türkiye'nin eğitim kaynakları, Türkiye'nin bağımsızlığı için kullanılmalıdır, bilimi bağlamak için değil. Yabancı dil eğitim mutlaka verilmeli, ancak yabancı dilde eğitim yapılmamalıdır. Yabancı dil, yabancılarla iletişim kurabilmek için kullanılmalıdır, Türklerle değil. Bu bağlamda, teknik konuları yabancı dille öğrenmenin hiçbir mantığı yoktur. Tamamıyla kendi piyasalarımızın dış kaynaklı entegrasyonunu sağlamaktadır.

Peki, biz nasıl bir eğitim istiyoruz?.. Öncelikle tek tip düşünce bilim adamı ve öğrenci değil, çoğulcu, katılımcı düşünce, yani gerçek bir üniversiter bilgi üretme ortamı sağlanmalıdır. Öğrencinin eşit hakları ve sorumlulukları olan bir üniversite, kaynakları ve yayınları yasaksız bir üniversite, akademik yaşama yabancılaşmamış ve aynı zamanda öğrencinin de akademik özgürlüğü olduğuna inanan, bilgi aktarmanın ancak bilgi üretmeye bağlı kaldığı zaman anlam kazandığının bilincinde olan ve "üniversite sorunu her şeyden önce bilimin ve bilimcilerin özgürlüğü sorunudur" diyen öğretim üyelerinin olduğu bir üniversite, ülke sorunlarının evrensel bilgi ve deney birikiminin ışığında ülke gerçekleri temelinde çözecek bilgi üretiminin yapılabildiği bir eğitim, öğretim ve akademisyenler için çalışma ortamı, bilimsel bilgi üretiminin piyasanın ve şirketlerin ihtiyaçları doğrultusunda değil, toplumun çıkarları, refah düzeyinin yükseltilmesi için yapılmasını istiyoruz.

Sistem her dönem kendini yeni iktidarla yeniden yapılandırırken, tüm araçları egemenliğini güçlendirmek için kullanmaktadır. Üniversitede yaşanan sorunların kaynağı aynıdır. Bugün anadilde eğitim, YÖK'ün kaldırılması, üniversitelerin bilim üretim merkezleri haline getirilmesi, sermayenin üniversiteden elini çekmesi ve hatta "savaşa hayır" taleplerimiz ancak birlikte değerlendirildiğinde anlamlı olacaktır.

Teşekkürler.

Yusuf ARMA (Makina Mühendisleri Odası Adana Şubesi Hatay İl Temsilciliği Öğrenci Üye Komisyonu)

Her geçen gün değişen ve yeniden şekillenen dünya konjonktüründe, toplumların ayakta kalıp, gelişebilmeleri, toplumun genç bireylerinin sağlam bir eğitim alabilmelerine ve bu eğitimle aldıkları bilgi ve beceriye sorgulayıcı, akılcı ve yaratıcı pratiklerle hayata geçirebilmelerine bağlıdır. Zaten eğitimin de amacı, bilimsel düşünme yeteneğine sahip, özgürce düşünebilen bireyler yetiştirmek değil midir?.. Bu aşamada gelişmiş ülkelerin üniversiteleri, geçmişten bugüne bilimsel ve teknolojik ilerlemelerin dinamik gücü olagelmişlerdir. Ancak ülkemizde üniversiteler, toplumsal gelişmeye gerek yetiştirilen beyin gücü, gerekse bilimsel üretim açısından yeterince katkı sağlayamamıştır. Bunun en büyük nedeni, 80 sonrasında yaşamın her alanında olduğu gibi, üniversitelerde de uygulanan baskıcı, tutucu, gerici eğitim politikaları ve bunun ürünü olan YÖK'tür.

80 sonrasında ülkemizde siyaseti kontrol altına almak için, topluma gericiliği dayatanlar, basın özgürlüğünü ortadan kaldırmak için nasıl RTÜK gibi bir kurumu ortaya getirmiş iseler, üniversitelerde de benzeri baskıları YÖK'le sağlamışlardır. YÖK işlevi olan denetim, yerini bilimsel çalışmaları engelleyen, üretken öğretim üyelerini tasfiye eden, öğrencilere aba altında sopa gösteren bir kurum haline getirilmiştir.

Böyle bir anlayışın devamı olan mevcut siyasi iktidarın son zamanlarda gündeme getirdiği, kelimenin tam anlamıyla bir muamma teşkil eden Yüksek Öğrenim Yasa Tasarısının da çözüm olmayacağını düşünüyoruz. Çünkü, yapılması düşünülen değişiklikler şekilcilikten ve gündemi meşgul etmekten öteye geçememektedir. Bizce YÖK ya da gelecekteki adı ne olacaksa, üniversitelere direkt müdahale eden bir kurum olmaktan çıkarılıp, üniversitelerarası koordinasyonu sağlayan, akredite sorununu çözen bir denetim mekanizması haline getirilmelidir. Bununla birlikte üniversitelere gerçek anlamda özerklik sağlanmalı, mali açıdan rahatlatılmalı ve öğrencilerin üniversite senatolarında aktif görev alarak yönetime katılmaları sağlanmalıdır.

Üniversiteler, bireylerin belli bir mesleğe yönelik eğitimlerini sağlayan öğretim kurumlarıdır. Bu kurumlarda üretimin maksimum düzeyde sağlanması, sadece bu kurumların yeniden yapılandırılmasına da bağlı değildir. Bu kurumlara gelen bireylerin üniversite öncesi eğitim kurumlarında aldıkları yeterli bilgi, beceri ve davranışların niteliğine de bağlıdır.

Ülkemizdeki ilk ve ortaöğretim kurumlarına baktığımızda, durum pek de iç açıcı değildir. Uygulana gelen yanlış eğitim politikaları, gelişme çağındaki bireyleri ezberci, kendisini ifade edemeyen, yaratıcılıktan uzak bireyler haline getirmiştir. Üstüne üstlük dayatılan üniversite sınavlarıyla, bireylere ağır sorumluluklar yükletilmiş ve genç beyinler psikolojik sorunlarla yüz yüze kalmıştır.

Ayrıca bireylerin isteklerine cevap veremeyen ve bilimsellikten uzak olan mevcut müfredat ile genç beyinler köreltilmiş, var olan fırsat eşitliğiyle yoksul emekçi çocuklarının öğrenimlerini sürdürmeleri imkânsız hale getirilmiştir.

Üniversitelerin ve bilimin gelişmesi için, üniversitelerde yapılacak olan yeniden yapılandırmayla birlikte, ilk ve ortaöğretim kurumlarında da köklü değişikliklere gidilmelidir. Şöyle ki: Bireye ve yaşına uygun eğitim verilmelidir. İlk ve ortaöğretim kurumlarında ders müfredatı çağdaş ve bilimsel esaslara uygun olarak yeniden gözden geçirilmelidir. Verilen bilgiler çağa ayak uydurmalı ve çağa uygun ders gereçleri kullanılmalıdır. Dersler bilgisayar teknolojisi yardımıyla yapılmalıdır. Bilgi kesinlikle pratiğe dökülmeli ve her ortaöğretim kurumunun yeterli araç ve gereçlerle donatılmış laboratuvar ve atölyesi bulunmalıdır.

İlk ve ortaöğretim kurumlarında görev yapacak eğitmenler yeterli bilgi, beceri ve donanıma sahip olacak şekilde yetiştirilmeli ve bu eğitmenlerin maddi kaygılarını ortadan kaldıracak ücret düzenlemeleri yapılmalıdır.

Bireyin istekleri ve yetenekleri doğrultusunda meslek seçimi yapılmalıdır. Bu amaçla, meslek liseleri ve endüstri meslek liseleri yeniden gözden geçirilmeli ve endüstrinin ihtiyacı olan ara elemanlar yetiştirilmelidir. Eğitime daha fazla bütçe ayrılarak fırsat eşitliği sağlanmalı, eğitim parasız ve halk için yapılmalıdır.

"Aidat" adı altında toplanan ve asıl amacı paralı eğitimine tam anlamıyla geçişi sağlamak olan harçlar ya da bağışlara son verilmeli, Anayasada belirtilen sosyal devlet ilkelerine uygun hareket edilmelidir.

Ortaöğretim kurumlarının son basamağında branşlaşma sağlanarak, üniversite sınavları ortadan kaldırılmalı ve paralı öğretim kurumları olan dershaneler bütün öğretim kadrosu ve gereçleriyle Milli Eğitime dahil edilmelidir.

Eğitim kurumlarındaki yerel ve bölgesel ayrımcılıklara son verilmeli, ülkenin doğusuyla batısı arasında var olan sosyal farklılıkları ortadan kaldıracak düzenlemelere gidilmelidir.

Üniversitelerimizde uygulanan ve bilimsel düşüncenin, bilimsel üretimin önünde büyük engel teşkil eden yabancı dille öğretimden bir an önce vazgeçilmelidir, çünkü insanlar ancak kendi dillerinde düşünebilir ve üretebilirler. Eğer, birey yabancı dil öğrenmek istiyorsa, bunun öğretim kurumu üniversite değildir. Yabancı dille öğretim, bizi emperyalist ülkelerin takipçisi ve taklitçisi konumuna getirir. Kendi iç dinamiklerimizi ancak ve ancak kendi dilimizle harekete geçirebiliriz. Teknolojik ilerleme taklitle değil, özgün bir düşünce sistematiğiyle mümkündür.

Ayrıca gelecek kaygısı taşıyan bireylerde de bu özgün düşünce sistematiğinin oluşması mümkün değildir. Mezun olacak öğrencileri bıkarın, binlerce üniversite mezunu büyük bir istihdam sorunuyla karşı karşıyadır. Bunun doğal sonucu olarak beyin göçü oluşmakta ve toplumda suç oranı her geçen gün artmaktadır. Öncelikli yapılması gereken, istihdam sorununun çözümlenmesi ve bireylerin gelecek kaygılarının ortadan kaldırılmasıdır. Bundan sonraki süreçte, istatistiki bilgilerle istihdam açığı belirlenmeli ve bu açığa uygun öğrenci yetiştirilmelidir.

Bizler mühendislik öğrencileri olarak, analitik düşünceyi hayata geçirecek, üretimi örgütleyecek, teknik gelişmeye topluma yansıtacak olan bireyleriz. Bu doğrultuda mühendislik eğitimi, çağın gereksinmelerini karşılayacak, teknolojik gelişmeye uygun öğretim araçlarıyla donatılmış, teorik bilgiyi deney ve laboratuvar ortamında geliştirebilecek, tüketen değil, üreten bireyler yetiştirebilecek bir yapıda olmalıdır.

Mevcut durumda ise, mühendislik eğitimiyle yaratıcı olmayan ezberci yaşamın gerçeklerinden ve bilimsellikten uzak bireyler yaratılmaya çalışılmaktadır. Buna alternatif olarak sunulan, sözde öğrencinin pratiğini geliştirme amaçlı, üniversite-sanayi işbirliğiyle üniversiteler yeni rant kapıları haline getirilmektedir. Bunun sonucunda ise, zaten sanayide sayıları sınırlı olan AR-GE birimleri kapatılarak öğrenci üzerinden gelir elde edilmektedir. Bizce, mühendislik öğrencisi tabii ki sanayiyle iç içe olmalıdır. Fakat, bunun sonucunda öğrenci sömürülmemeli, eğer sanayiden üniversiteye mali destek sağlanacaksa, bu şirketlerin işlerini halletmeye yönelik değil, bilimsel çalışmaya yönelik olmalıdır. Artık öğrenci ekonomik bir pazar, üniversiteler ise birer ticarethane olarak görülmemelidir.

Son olarak gündemimizi meşgul eden emperyalist paylaşım savaşıyla ilgili görüşümüzü belirtmek istiyoruz. Bu savaş ABD'nin Ortadoğu'daki hâkimiyetini pekiştirmek, sömürü alanını genişletmek için giriştiği çirkin ve kanlı bir oyundur. Bu savaş Türkiye'nin savaşı da değildir. Emperyalizmin çıkarları doğrultusunda masum halkları katledip, sömürge haline getirmeye hakkı yoktur. Hele hele Birinci Körfez Savaşı ve sonrasında yıllarca uygulanan ambargolarla, yeterince acı çeken bölge halklarının böyle bir sonla karşı karşıya bırakılmasını insanlıkla bağdaşır yanı da yoktur. Bu insanı talebimiz doğrultusunda, Türkiye'nin bu savaşta yer almamasını istiyoruz ve "savaşa hayır" diyoruz.

Çağlar TEPE (Makina Mühendisleri Odası Ankara Şubesi Öğrenci Üye Komisyonu)

Üniversite eğitimi, bireyin kendi bilgi ve becerilerini geliştirdiği, doğa ve toplum bilgilerini edindiği özgün bir yapıdır. Birey bu süreç zarfında öğrendiği bilgi ve becerilerini, ilerleyen yaşamında üretimin her sürecinde kullanır ve bunun yanında eğitimi süresince edindiği hayat görüşü ve yaşam tarzını da ürettikleriyle topluma sunar. Bu anlamda üniversite eğitimi, bireyin sosyal ve kültürel alanlarda gelişmesine de yardımcı olur. Mevcut topluma ait tarihsel sürecin ve öğrenilenlerin ışığında birey toplumsallaşır ve artık elde ettikleri sayesinde toplumun yeniden dönüşüm ve üretimini sağlar. Dolayısıyla, özellikle üniversitelerde uygulanan politikalar toplumun geleceğini yönlendiren yapı taşlarını oluştururlar.

Kapitalizmin temel karakteristiklerinden biri olan rekabet ve yeni pazarlar sorunu, dünya ölçeğinde yaşanan krizlerle beraber yakıcı bir önem kazandı. Özellikle 70'lerde derinleşen ekonomik kriz, burjuvaziyi yeni çözümler aramaya itti. Öncesinde farklı ve karmaşık bir dizi nedenle, sosyal devlet, kamu yararı, işgücünün geliştirilmesi gibi kavramlarla belirlenen burjuva ekonomik politikası gelinen yerde artık değişmek zorundaydı. Neoliberal ideoloji, bu değişim ihtiyacının bir ürünü olarak ortaya çıktı.

Daha önce kamu yararı için geliştirilen ve gün geçtikçe devasa bir pazar haline gelen hizmet sektörü, farklı bir bakış açısıyla ele alınmaya başlandı. Neoliberal ideoloji, hizmet sektörünü kamusal bir alan olarak değerlendirmekten vazgeçerek, onu özel girişimin rol alabileceği bir pazar olarak tanımladı.

Türkiye gibi gerçek bir düşünce özgürlüğünü tarihinin hiçbir aşamasında yaşamamış bir ülkede, bilim özgürlüğü de kendi geleneğini yaratamamıştır. Bilim de tıpkı üniversiteler gibi, neoliberal politikaların esiri olmak tehdidiyle karşı karşıya bırakılmaktadır. Bilim adamlarından, öğrencilerden, mühendislerden politikaya karışmamaları, objektif olmaları beklenir. Karışmamaları yalnızca hizmet etmeleri beklenir.

Uluslararası sermayenin hedefinde şimdi hizmet sektörü bulunuyor. 2002'nin sonunda görüşmeleri başlatılmış olan Hizmet Ticaret Genel Anlaşmasıyla (GATS) bağımlı ülkelerin hizmet sektörleri tamamen serbest piyasaya açılacak. Bu bütün kamu hizmetlerinin tasfiyesi anlamına geliyor. Yabancı sermayenin kâr hırsına teslim edilecek olan eğitim, sağlık, altyapı ve bunun gibi alanlar, hizmet esas alınarak değil, kâr kıstas alınarak yeniden yapılandırılacak. GATS'ın yol açacağı yıkımı şimdiden kestirmek çok güç değil. Örneğin, eğitimin piyasa ekonomisine açılmasının çok ciddi sonuçları olacaktır. Bunun gerçekleşmemesi durumunda ise, bu durum piyasa işleyişine engel oldukları gerekçesiyle GATS süreci içerisinde gereksiz olarak tanımlanacak ve tek tek yükseköğrenim kurumları kapatılabilecektir. Dolayısıyla, GATS kapsamında eğitim, kamu yararına olmaktan çıkıp, sadece parası olanın yararlanabildiği, demokratik ve bilimsel anlamda hiçbir özgürlüğün olmadığı, atılan her adımda sermayenin nasıl daha çok kâr edeceğinin düşünüldüğü bir sektör haline gelecektir.

GATS müzakerelerinin yürürlüğe girmesiyle, sermayenin ilk ve öncelikli hedefi eğitim olacaktır. Çünkü, dünyada eğitim sektörü 50 milyon öğretmeni, 1 milyar öğrencisi, yüzbinlerce eğitim kurumu ve yıllık 2 trilyon doları geçen dolaşım girdisiyle sermayenin gözüyle en büyük ve en kârlı pazardır. Dünya toplam ticaret üzerinden dolaşıma giren tutarın 97 rakamlarıyla 5,44 trilyon dolar olduğu düşünülürse, eğitim üzerinden dolaşıma giren 2 trilyon doların çekiciliği kendiliğinden anlaşılır. Bu pazarı daha kârlı hale getirebilmek için, değişik uygulamalar günümüzde halen sürdürülmektedir.

Ülkemizde ise, eğitim alanındaki özelleştirmelerin ilk olarak ortaöğretimden başladığını görüyoruz. GATS'ın yansıması olarak, yine ülkemizde üniversitelerin giderek piyasaya açıldığı ve eğitimin bir kamu hizmeti olmaktan çıkıp, büyük bir pazar haline geldiği görülmektedir. Bu süreçte YÖK çalışmalarına, özellikle son dönemde dünyada yaşanan gelişmelere de paralel olarak hız vermiştir. Bilim ve Teknoloji" başlıklı raporda, çağdaş üniversiteyi modern işletmecilik teknikleriyle yönetilen bir kurum olarak tanımlamışlardır. Bu bağlamda hazırlanan yeni YÖK yasasının en can alıcı maddelerinden biri, araştırma profesörlüğü hakkındaki maddedir. Bu maddeye göre, firmanın tüm masraflarının özel veya tüzel kişilerce karşılanacak olması, söz konusu araştırmanın sermaye gruplarının çıkarlarına veya kamu otoritelerinin müdahale ve taleplerine bağımlı olacağı kuşkusunu doğurmaktadır.

Bunlara ek olarak üniversitelerin özerkliği, sadece siyasal iktidardan değil, sermaye gruplarından da bağımsız olmayı gerektirir. Araştırma profesörlüğü kurumu, özerk üniversitenin yaratılmasının önünde ciddi bir engel olabilecektir.

Ayrıca tasarıda yaz okulu uygulamaları, yıl içinde çeşitli nedenlerle başarısız olmuş öğrenciyi yıl kaybetmeden bunu telafi etme şansı anlayışından uzaklaştırılmıştır. Öğrencilerin yapması gereken ödemeler, yaz okulunun telafi değil, ceza olarak öngörüldüğünü, işletme hesabına gelir kaydedilmeye çalışıldığını göstermektedir.

Bunun yanında öğrenim ücreti alınmayacak ya da daha az alınacak öğrencilerin belirlenmesinde, onların gereksinmelerinden çok, üniversite yönetimlerinin öğrencilere yaklaşımları rol oynayabilecektir.

Sonuç olarak, hem GATS Anlaşmasının, hem de bu Anlaşmanın eğitim alanındaki dayanaklarından olan yeni YÖK Yasa Tasarısının emekçi halk adına hiçbir olumlu yanı yoktur. Yeni YÖK Yasa Tasarısının en özgün yanı, paralı eğitimi açıkça ilan etmesidir. Bu yolla yükseköğrenimin finansmanının sağlanması hedeflenmektedir. Üniversite eğitimi artık sadece paralı değil, aynı zamanda da pahalı hale getirilmektedir. Burada yapılmak istenilen, eğitimin bir hak almaktan çıkarılıp, bir gereksinimin ayrıcalığa dönüştürülmesidir. Eğitim alanları, birer iktisadi faaliyet alanı olarak nitelendirilip, öğrencilere müşteri gözüyle bakılmakta, son olarak öğretim elemanları da tercih ve taleplerine göre üretimlerini yapmaya yönelmektedirler.

Bilginin metalaşmasının en doğal sonucu, tüm akademik özgürlüklerin yerle bir edilmesidir. Zira söz konusu süreçte bilimsel çalışma, çıkar odaklarından bağımsız yürütülmek yerine, sermayeye bağımlı kılınmaktadır. Zorla ya da gönüllü olarak bilimsel çalışmanın olmaz olmazı özgür düşüncenin yerini kâr güdüsü almaktadır. Bilimsel bilginin üretilmesi için yol gösterici artık bu ilk güdüdür.

Yasanını yeniliklerinden biri olan işletme hesabı dolayında, öğrencilerin katkı payı ödemeleri ya da ödeyemeyenlerin kredi borcu almalarına bağlı olarak işletme hesabında bir vergi numarası almaları, artık eğitimin etiği dolayında tanımlanan öğrencinin bir muhasebe kalemine dönüşmesinden başka bir şey değildir.

Yeni Yasa Tasarısının bir diğer etkisi ise, üniversiteler üzerindeki dengeler üzerine olacaktır. Her bir üniversitenin kendi öğrencilerinin katkı payını belirlemesi, üniversitelerarası rekabet ve rekabete bağlı olarak üniversitelerde dengesizlikler ve belirsizliklerin artmasına neden olacaktır.

Diğer yandan öğrencilerin üniversitelerde part time çalışmalarına ilişkin düzenleme, sadece öğrencilerin asli işlevleri olan öğrenciliğin etkin bir şekilde yerine getirilmesi yerine, onların emeklerinin kullanılmasına neden olmayacak, üniversite içinde idari personelin azaltılması ve taşeronlaşma işlerine eğilimlerin artması anlamına gelecektir. Yemekhaneden kütüphaneye, temizlikten basım işlerine kadar birçok alandaki idari personelin, maliyetleri azaltma adına sayıca azaltılmasına yol açacağı gibi, özellikle projelerde çalıştırılacak öğrenci ya da asistanların bir başka anlamda nitelikle emek sömürüsü ve bütünlüklü projenin getirisinden yararlanamama gibi sonuçlara yol açacaktır.

Bu yasayla, günümüzde halen uygulamalarına devam eden teknoparklara, İzmit, Eskişehir, ODTÜ, İTÜ, Zonguldak ve TÜBİTAK Gebze yenilerinin eklenmesine öncülük edilmektedir.

Sonuç olarak, yeni yasa taslağı, sermayenin toplumsal ölçekteki artan belirleyiciliğinin yükseköğretimde açığa çıkışını ifade etmektedir. Eğitim gibi, toplumsal alanla bireysel alanın kesiştiği alanda biçimlenen bu olgunun, piyasa koşulları içinde kısa erimli amaçlara bağlanmasının, bizim gibi eğitimin özellikle yükseköğretimin yeteri kadar gelişemediği toplumlarda uzun erimli etkileri oldukça olumsuz olacaktır. Ortadan kaldırılacak olan bilim insanı olma durumumuzdur. Bu nedenle bizlere düşen görev, eşit, parasız, bilimsel ve demokratik bir eğitimin egemen kılınabilmesi için eğitim ve bilimin piyasa ve sermaye için değil, halk için gerekliliğini savunmaktır.

Bizler Ankara Şube öğrencileri olarak, YEK'e, YÖK'e, GATS ve uygulamalarına "hayır" diyoruz. Tıpkı üniversitelerimizin sermayeye pazar olarak açılması gibi, Ortadoğu'da halkların sermayenin kavgalarına kurban edildiği emperyalist savaşa da "hayır" diyoruz. Bizler bu haksız savaşa alet olmayacağız. Hepinizi bu kirli oyunlara karşı mücadeleye davet ediyoruz.

Serdar DEMİRCİ (Makina Mühendisleri Odası Antalya Şubesi ve Isparta İl Temsilciliği Öğrenci Üye Komisyonu)

Bilimin etki ettiği en temel parametre insandır. Bu doğrultuda amaca bağlı değişen bilim, insan hayatını kolaylaştırdığı gibi, hayatın yol olmasına da neden olabilir. Ülke olarak biz teknolojik olarak eğitim sisteminin hatalarından mı, yoksa tembelliğimizden mi bilinmez, üretmek yerine sürekli dışarıdan beslenmekteyiz. Bu ise, bizi dışarıya bağlı tutmakta, yerimizde saymamıza, hatta geriye gitmemize sebep olmaktadır. Bunun nedenleri arasında bilime yeterli önem vermeme, ekonomik yetersizlik ve dünya politikaları sayılabilir. Ancak, herkesin bildiği gibi ekonomi ve bilim birbirlerine paralel işlemektedir. Ekonomik gücü dolayısıyla dünya devleri arasında önemli bir yere sahip olmamızı sahip olacak olan bilim, yazıktır ki, ülkemizde yeterli öneme sahip olmamakta ve bu da bilim adamlarının yurtdışına kaçmalarına neden olmaktadır. Üniversitelerin bu durumda yapacağı, öğrencilerin ufkunu geniş tutma düşüncesinde özgürlüğü sağlama, verebileceği eğitimi üst düzey verimle bilinçli olarak vermektir.

Üniversitelerde önemli bir eksik uygulamadır. Genelde görülen teorik eğitim, öğrencinin kendini meslek sahibi kapasitesine yükseltmesinde negatif etki yapmaktadır. Kısaca, üniversitelerde genelde verilen teorik eğitimin sonucunda olaydan soğumakta, öğrenme mantığı yerine, geçme mantığını bırakmaktır. Bu durumda "iş, işte öğrenilir" mantığı ön plana çıkmaktadır. Genel olarak bilim üretmek yerine, günü kurtarma düşüncesi yer almaktadır.

Üniversitelerarasında eğitim ve ekonomi yönünden büyük uçurumlar vardır. Yabancı dil ve laboratuvar eğitimlerinde çok büyük farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Bundan kaynaklanan sorunların başında, bilimi takip edememe, gün be gün gelişen teknolojiye ayak uyduramamak gelmektedir. Üniversitelerin bilimde daha etkili bir yere gelmesi için, bünyelerindeki bilim yanlısı kişilerin artması, öğrencilerle diyalogların geliştirilmesi, bireysel ve toplu çalışmaların teşviki önemlidir.

Önceden değinildiği gibi, bilim insan hayatını kolaylaştırmak yeni keşifler yapmaktır, yani hayat için pozitif etkilerin temel taşıdır. Olaya mantık yönünden bakılırsa, hür düşüne, düşünceyi aktarma, bilgi alışverişi, duruma bakış ciddiyetinin artması, kendine güven ve özgürlük her şeyin temelidir.

Gülay AYDIN (Makina Mühendisleri Odası Bursa Şubesi Öğrenci Üye Komisyonu)

Maalesef, bu bilinen bir gerçek ki, üniversiteye yeni gelen her öğrenci beklemediği birçok sorunla karşılaşmakta ve hayal kırıklığına uğramaktadır. Bu sorunların pek çoğunun nedeni, öğrencilerin yönetimde söz hakkının olmaması sebebiyle eğitimin sisteminin öğrenci odaklı olmaktan çıkıp, rant sisteminin çarkında ezilmesidir.

Harçlar öğrencilerin sırtına yüklenen ağır bir yüktür. Harçların sürekli yükseltilmesiyle, halkının büyük bir kısmı yoksulluk sınırının altında yaşayan bu ülkede, esas olan eğitim hakkı birçok gencin elinden alınmaktadır. Mevcut yönetim bununla yetinmeyip, başarılı öğrencinin bir an önce mezun edilmesi adı altında yaz okullarıyla üniversite sistemini âdeta paralı eğitim haline dönüştürmüş, bu sebeple devlet üniversiteleri döner sermayenin de katkısıyla birer ticarethaneye dönüştürülmüştür. Öğrencilerin başarısız oldukları için mi, yoksa bazı hocaların fazla para kazanma hırsından dolayı mı yaz okullarının bırakıldıkları tartışma konusudur. Bu sistemin amacı başarılı öğrenciyi erken mezun etmekse, diğer öğrencinin başarısızlığının sebebi nedir? Normal dönemde öğrencilerin başarısızlıklarından sorumlu tutulması gereken öğretim görevlileri, neden yaz okullarında öğrencilerden gelen yüksek miktardaki paralardan aldıkları paylarla ödüllendirilmektedir? Bu mali sistemin üniversitenin bilimselliğine ve üretkenliğine ne kadar yarar sağladığı ve neler kazandırdığı yapılan mevcut durum analizleriyle ortaya çıkmıştır. Bilim üretmeye çalışan öğretim görevlileri de, ikinci öğretim sisteminin 6 aylık öğrenim süresini 1,5 aya sıkıştıran ve örgün öğretimleriyle haftada 30 saati ders yükleri altında ezilmekte, bilim adamları kısırlaştırılmakta ve verdikleri eğitim verimli olamamaktadır. Bilimsel üretkenliğin artması için, üniversitelerin sermayeleşmesi, öğrenciyi para kaynakları olarak gören anlayışın değişmesi gerekmektedir.

Üniversitelerin bilimsel üretkenliğini artırmak için en etkin çözüm tabii ki teknoparklardır. Teknoparklar, öğrencilerin, öğretim üyelerinin birlikte hareket ederek projeler üretebileceği ortamlar sağlar, öğrencileri okul sonrası iş hayatına hazırlar. Üniversite bünyesinde artan AR-GE çalışmaları ise, ülkemizde açığı bulunan bilimsel makale ve teknolojilerin nasıl geliştirileceğini açıklayan dokümanların sayısının artmasına olanak sağlar. Fakat, bu genç beyinlerin üzerinde yükselen teknoparklar, AR-GE çalışmalarına büyük paralar harcayanların büyük şirketlerin iştahlarını kabartmaktadır. Bu şirketler AR-GE çalışmalarının ve hatta montaj işlerinin pek çoğunu teknoparkların üzerine yıkarak, üniversite öğrencilerini çok düşük ücretlerle çalıştırıp, yüksek maliyetlerden kaçma yolunu benimsemektedirler. Böyle teknoparklar, sermaye sahiplerinin kuklası haline gelmekte ve gerçek işlevlerini yerine getirememektedir. Bu noktada çözüm olarak sunacağımız plan, denetim yapacak bir kurum oluşturulması ve bu kurumun en etkili denetim organı olarak öğrencilerin görülmesidir.

Bütün bu üniversite sisteminde tüm eksiklklerin sebebi üniversitenin öğrenci odaklı olmamasıdır. Öğrencileri üniversite içerisinde seçme ve denetleyici olarak gören bir üniversite sisteminin acilen oluşturulması gerekmektedir. Şu sıralar tartışılan YEK Yasa Tasarısı aktif katılımına açık değildir. Tasarıda ana ilkelerde belirlenmiş olan unsurlar, içerikte ve işleyişte yok sayılmaktadır. Öğrencilerin sisteme katılımı sağlanmazken, üniversite dışı kurumların katılımının bir anlamı yoktur. Bizce, mevcut YÖK'le oluşturulmaya çalışılan YEK, yönetim anlayışı açısından hiçbir farklılık göstermemektedir.

Öğrenciler, işsizlik ve ekonomik kriz bahane edilerek, mevcut sisteme mahkûm bırakılmaktadırlar. Fakat, işsizlik ve istihdam sorunları, mevcut sistemin yarattığı sorunlardır. Şu anki üniversite sistemi ve yönetim anlayışı değişmedikçe bu sorunların çözülmesi mümkün değildir. Dayatılan bu sorunlar sebebiyle öğrenciler, meslek seçimlerini bilime ve topluma en yararlı olabilecekleri alanlarda değil, en kolay ve en fazla para kazanabilecekleri alanlarda yapmaktadır.

Bu kaygılarla, öğrenciler kendilerini pek çok alanda tercih edilir yapabilmek için yabancı dilde eğitim dayatılmaktadır. Üniversitelerde okuyan pek çok öğrenci, hazırlık sınıfı adı altında sene kaybetmektedir. Öğrencilere yabancı dil öğretiminin yolu, yabancı dil öğreniminin ortaöğretim kurumlarına yayılmasıdır. Bu şekilde öğrencilerin ve dolayısıyla ülkenin genç beyinlerinin üretmekten bir sene daha uzak kalması önlenebilir. Fakat, ülke bütünlüğünde eşit olarak sağlanamayan eğitim seviyesi yüzünden, üniversitelere gelmiş olan farklı bölgelerden öğrenciler, eşit yabancı dil seviyesinde olamamaktadırlar. Bu sebeple, ülkenin farklı bölgelerinde farklı eğitim seviyesinin oluşmasının önüne geçilmelidir.

Yine aynı sebeple, üniversitelerimizde farklı olanaklar ve farklı eğitim seviyeleri oluşmaktadır. Bazı üniversiteler, kendi mezunlarının AB'yle uyum sürecinde geçerli diploma alması için çeşitli yurtdışı akreditasyon kurumlarına başvurmakta ve ayrı ayrı yeterlilik belgeleri almaktadır. Üniversitelerin ayrı ayrı aldıkları bu belgeler, ülkemizdeki eğitim seviyesini yükseltmeyip, gereksiz rekabet ortamı oluşturmakta, aynı zamanda akredite olamamış üniversiteler akredite olabilmek, yani yeterli akademik unvan almış öğretim elemanları sayısına ulaşabilmek için hakketmeyen kişilere bu unvanları dağıtmaktadır. Bunun yerine, ülkenin bütün üniversitelerin eğitim seviyesi beraber düzeltilmeye çalışılmalıdır. Bu yönde ulusal akreditasyon kurulu kurulmalı ve bu kurul bütün üniversitelerin seviyesini beraber yükseltmek için politikalar üretip uygulamalıdır.

Bir bütünlük içinde düşünecek olursak, bu aksaklıklar ve çözümlerin sonucunda bilim, üniversitelere ve öğrencilere, bu sayede üniversitelerde topluma ve ülkemize hizmet edebileceklerdir.

Teşekkür ederim.

Orhun B. ONUR (Makina Mühendisleri Odası Bursa Şubesi Balıkesir İl Temsilciliği Öğrenci Üye Komisyonu)

İlerici bir toplum, halk için halktan yana bir yönetim isteyen tüm bireyler ve biz üniversite öğrencileri devamlı süregelen bir hata içerisindeyiz. Sürekli protestocu, sürekli karşı noktada duran ve çözümlere bir türlü ulaşamayıp, hayalimizdeki o güne kavuşacağımız umuduyla yaşamaktayız. Böyle bir mantığın, toplumda ve üniversitelerde bir karşılığı bulunmamaktadır. 99 Kurultayı başlıklarını hatırlayalım, "nasıl bir üniversite ve mühendislik eğitimi istiyoruz?" Sene 2003 ve biz yine temelde bu sorunları tartışıyoruz. Sorunlarımıza mevcut sistem bir çözüm üretiyor ve kendimize ait çözümler getiremediğimiz için, bize bir alternatif olarak dayatıyor. Bizleri ifade etmeyen alternatiflere "hayır" demek, elbette ki bize düşen bir görevdir. Fakat, bunun yanında kendi alternatiflerimizi yaratmak gibi bir görevimiz de var. Böylece bilimsel alternatiflerimizi sunarak, üniversite gençliğine giydirilmeye çalışılan çeşitli sıfatlardan kurtulabileceğimizi düşünüyoruz. Bize düşen, bilimin geçerliliğine, gerçekliğine ve mantığına inanmak, duygusal düşünmekten ve sloganları tartışmaktan daha çok, üretmeye ve ürettiklerimizi hayatın kendisine uygulamaya çalışmaktır. Kurultay başlıklarını da bu doğrultuda ele almak istiyorum.

Bu noktadan hareketle, bize bütün anlamda bir dayatma olan GATS anlaşmaları, akreditasyon ve YÖK sisteminin bizleri doğrudan ilgilendiren eğitimi kapsayan sakıncalarını ve alternatif önerilerimizi sunuyoruz.

Ulusal bilince sahip olmayan yöneticilerimizin 26 Mart 1995 tarihinde imzalamış olduğu GATS anlaşmaları, getirip, götürdüğü çok belirgin olmayan, ulusötesileşmiş şirketlerin uluslar üzerindeki baskınlığını, etkinliğini artırmak ve ulusal değerlerin dahi sermayenin kullanılması anlamına gelen çok taraflı ilk yatırım ve ticaret anlaşmasıdır. Hatta, Dünya Ticaret Örgütü Sekreteryası bu anlaşma için şöyle demektedir: "GATS, sadece sınır ötesi ticaret ve yatırımları kapsamakla kalmayıp, bir hizmetin yerine getirilmesiyle bağlantılı olarak akla gelebilecek tüm sektörleri kapsayan bir hizmet ve hizmet ticareti anlaşmasıdır" GATS Anlaşmasına göre serbest piyasanın eline teslim edilmesi konusunda anlaşma sağlanan 10 temel kategori, telekomünikasyon, posta hizmetleri, görsel ve işitsel iletişim hizmetleri de dahil olmak üzere iletişim, inşaat ve bağlantılı mühendislik hizmetleri, eğitim, su iletim sistemleri, enerji ve atık su işlemi, tüm çevresel hizmetler, finansal, mali ve bankacılık hizmetleri, sosyal hizmetleri de kapsayacak şekilde bağlantılı hizmetler, turizm, seyahat ve bu iki sektörle bağlantılı tüm hizmet ve ürünlerin üretimi, kültürel ve sportif hizmetler, kara, hava, deniz ve tüm diğer ulaşım hizmet alanlarıdır.

Bu noktada eğitim konusunda karşımıza iki çarpıcı sonuç çıkmaktadır. İlki, kamu eğitim kurumlarının serbest piyasa ve serbest rekabete uygun hareket etmek zorunda olmalarıdır. İkincisi, kamunun eğitim hizmeti vermekten vazgeçerek, piyasa işleyişine engel oluşturmamasıdır. Eğer, kamu piyasa ekonomisine uygun tarzda bir eğitim verme kararı alırsa, okullar piyasa ölçütünde fiyatlandırılacak, eğitim personeli farklı uygulamalarla korunmayacak, kamu özel okullardan daha kaliteli bir eğitim veriyorsa bu hizmeti mutlaka özel okullardan daha paralı bir bedelle verecek ki, özel eğitim şirketleri kamu okullarıyla özgürce rekabet edebilsin. Kısaca, parası olan eğitim alabilecek, geri kalan ise başlarının çaresine bakacak. Böylelikle, eğitim kamunun elinden alınıp sermayenin eline verilerek, fırsat eşitsizliği daha da artmakta, yabancı sermayenin altında eğitim gören, alanında uzmanlaşmış kişilerin ulusal anlamda çıkarlarını korumak için yapabilecekleri kısıtlandırılmakta ve kültür emperyalizmi meşrulaştırılmaktadır.

Akreditasyonun eğitim konusunu ve kapsamına değinmek için önce tanımlanması gerekmektedir. "Akreditasyon" sözcük olarak eğitimin, üçüncü bir tarafça belirlenen kriterlere göre düzenli ve aralıklarla denetlenmesi ve değerlendirilmesi demektir. Sonuçta bir onay işlemi yapıldığından, akreditasyon onay olarak anılmaktadır. Onay alanında üç çeşit akreditasyon işlemi vardır. Birincisi, eğitim kurumlarının, eğitim, öğretim ve bilimsel araştırma konularına ne kadar önem verdiklerini, hukuk, idari, mali ve genel akademik yapılarının ne kadar güçlü ve işlerin ne kadar ciddi, güvenilir olduklarını kapsayan kurumsal akreditasyondur. İkincisi, eğitim ve konusunda yürütülmekte olan meslek programlarının niteliklerinin incelenmesine dayalı program akreditasyonudur. Üçüncüsü de, mühendislik diplomasına sahip mezun mühendislerin akredite edilmesini amaçlayan meslekte uzmanlık ve profesyonellik sertifikasıdır.

Ülkemizde Anayasamızın 130 ve 131. maddeleri gereğince akreditasyon görevi YÖK'e verilmiştir. YÖK'ün yapmış olduğu bu denetimler, idari denetlemeleri geçmemektedir. YÖK, eğitim, öğretim süreçlerini göz ardı ederek, yükseköğretimde kaliteli bir eğitimi gereken çağdaş eğitim standartlarını oluşturmamaktadır. 1997'de YÖK, Türk üniversitelerinde akademik değerlendirme sistemi kurulması için çalışma yapmaya karar vermiş ve İngiliz Kültür Evi tarafından yürütülen İngiliz projesi Türk şartlarına uyarlanmıştır. Ayrıca bazı üniversiteler, ABET gibi kuruluşlara başvurarak, bazı bölümlerini akredite ettirmektedirler. Bu uygulamalar, bize göre yanlış ve sakıncalı uygulamalardır.

Akreditasyon çalışmaları yapılırken, ortak normların ve kriterlerin belirlenmesi gereksinimi vardır. Üniversitede uygulanan akreditasyon çalışmaları farklı amaçlar içermektedir. Bu çalışmalar sonucunda verilen notlar, bu programları yürütmekte olan bölümlere daha fazla bütçe ayırmak, çalışmalarını desteklemek sebebiyle kullanılıyor. Tabii, bir de okullarında eğitim almak isteyen öğrencilere, okullarını cazip kılmak amacıyla yapılıyor. Türkiye'de ise, bu anlayışla ülke genelinde yapılacak olan akreditasyon çalışması, zaten iyi eğitim veren ve daha iyi imkânlara da sahip olduğu ortada olan bazı üniversite ve bölümlerle başarısız olarak notlandırılanlar ve gerek mali, gerekse akademik program konusunda desteğe ihtiyacı olanların arasındaki uçurumun daha da artması anlamına geliyor.

Türkiye'deki üniversitelerin ABET gibi kuruluşlar tarafından akredite edilmesi, ayrıcalıkların belgelenmesi anlamına gelen ve küreselleşme politikalarının sonucunda, ülke içinde yetişen işgücünü yabancı sermayedarlar ve şirketlerin kullanımına sunmak için bir referans niteliği taşıyan şekilde değerlendirilmesi olmamalıdır.

Öğretim elemanları, aşırı öğrenci yığılmaları, düşük maaş ve ödenek sıkıntısı nedenleriyle özel üniversitelere kaymaktadır. Bilimsel çalışmaların yapılamadığı üniversitelerimizde eğitim, üst ve ortak bir standarda oturtulduktan sonra, ülke genelinde eğitimi belli toplumsal ve ekonomik kriterlerin belirleyici öncelikler dahilinde istihdam etmeye yönelik uluslararası düzeyde kalite ve nitelik kazandıracak ülke içi programlara ihtiyaç vardır.

Yeni Yükseköğretim Yasa Tasarısı, atılma korkusundan uzak, özgürce düşünüp üretebileceğimiz, kaliteli ve uygulamalı eğitimle birlikte ilerici ve aydın birey kimliğini alabileceğimiz, kendimiz ve toplumla ilgili sorunlarda söz sahibi olabileceğimiz üniversiteler yaratmak için yapılan reformları içinde barındırmayan, sadece GATS ve MAI anlaşmaları doğrultusunda yapılmış birkaç değişiklikle bize sunulmuş yeni bir dayatmadır.

Biz Balıkesir Öğrenci Üye Komisyonu olarak, az önce yukarıda söz ettiğimiz istekleri içinde barındırmayan yeni YÖK Yasasını ve mevcut olan YÖK sistemini reddediyor, üniversitelerimizde karşılaştığımız tüm sorunların arkasında YÖK'ü ve âdeta onun tetikçisi halini almış olan üniversite yönetimini görüyoruz.

Bu sonuç pek şaşırtıcı bir sonuç değildir ve bu sonuç sadece Balıkesir Üniversitesine ait bir sonuç da değildir. Gecekondu üniversitelerin hepsi aynı kaderi paylaşmaktadır. Buradan çıkarılması gereken tavır, sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde belirlenebilir.

Ülke yönetimindeki siyasi anlayışlar, seçim öncesi yatırım anlayışıyla pek çok yere yatırımını ve altyapısını gereğince oluşturmadan üniversiteler açmıştır. Eğitimdeki yetersizlikler dile getirildiğinde yaygın söylem, her şeyi devletten ve üniversiteden beklememek gerektiği, buna göre öğrenci, kendi formasyon eksiklerini kendi imkânlarıyla, kurslar vesaire yollarla kapatmalıdır. Bu söylemin nedeni ise, üniversitelerin bütçelerinin yeterli olmadığına dayandırılmaktadır. Biz bu anlayışa ve anlayışın getirdiklerine karşı çıkıyoruz.

Üniversiteler, ülkemizin nesnelliğinden bağımsız kurumlar değildir. Bu anlamda bu konuya ülkenin siyasal ve ekonomik koşullarından bağımsız olarak yaklaşamayız. Bugün itibarıyla ülke bütçesinin çok az bir kısmı eğitime ayrılmaktadır. Ayrıca, eğitim kurumlarının içinde sadece üniversitelerin bulunmadığı aşikârdır.

Balıkesir Üniversitesinde, diğer üniversitelerde olduğu gibi ulaşım, yemekhane hizmetleri, yurt, fotokopi, temizlik işleri özel şirketler eliyle gerçekleştirilmektedir. Bu da üniversitelerin kâr mantığıyla işletilen ticarethaneler haline dönüştürüldüğü anlamına gelmektedir. Özellikle uygulamalı yapılması gereken mühendislik derslerinin laboratuvarları yetersiz konumda veya içindeki Makinalar ve gereçler işlememektedir. Mevcut bilgisayarların sayısı, mevcut derslerin sayısı, nitelikleri ve işleyiş biçimleri, yurtlardaki etüt salonlarının sayısı, yurt, şehir ve kampus ulaşımı yetersizlik tablosunun bir başka yönünü oluşturmaktadır.

Ayrıca, üniversite yönetimimiz, ağır ders ve sınav programları ve projelerle bizleri toplumsal olarak tepkisiz bırakmak için elinden geleni yapmayı, bir şekilde bu ağır sınav ve ders saatlerinden başını kaldırıp, kendisine ve toplumsal olarak tepkisini ifade etmek isteyen arkadaşlarımıza ceza ve yaptırımlar uygulamayı bir marifet saymaktadır.

Üniversitelerimizin özerk, demokratik ve bilimsel eğitim verebilmeleri ve ilerici aydın bireyler yetiştirebilmeleri için:

1. Üniversitelerden baskıcı ve kısıtlayıcı her türlü düşünce ve eylem derhal uzaklaştırılmalıdır.

2. Üniversitelere ticarethane ve rant kapısı gözüyle bakılmamalıdır.

3. Bütçeden eğitime daha fazla pay ayrılmalıdır.

4. Üniversitelerde yer alan her bireyin oy ve söz hakkı olmalıdır.

5. Ulusal akreditasyon yoluyla, uluslararası eğitim standardı yakalanmalıdır.

6. Laboratuvar, Makinalar ve gereçler, bilimsel eğitimin gereklerine uygun olarak yapılandırılmalıdır.

7. Yetersiz olan derslik sayısı ve mühendislik eğitimi için alınması gereken dersler açılmalıdır.

8. Derslerin verimli işlenebilmesi için sınıf mevcudu uygun olan sayıya indirilmelidir.

9. Araştırmaya, incelemeye yönelik projelerin sayılarının artması ve gerekli maddi desteğin sağlanması gerekmektedir.

10. Meslekle ilgili sempozyum, kongre, panel ve bu gibi çalışmalar yapılmalıdır.

11. Maddi durumları yetersiz olan öğrenciler için, iyi işleyen burs ve kredi sistemleri getirilmelidir.

12. Her öğrenciye sosyal güvenlik sağlayıcı bir sistem getirilmelidir.

13. Bireylerin kaynaşmasını sağlamak için üniversitelerarası çalışmalar yapılmalıdır.

14. Öğrencilerin sosyal hayattan kopmamaları için sosyal tesisler artırılmalıdır.

Kurultay başlıkları doğrultusunda Öğrenci Üye Komisyonumuzun çalışmalarını sunduk. Ancak, belirttiğimiz sorunların çözümü için konuşulması gereken esas unsur, üniversite öğrencilerinin bu sorunların çözümünde rol alamamasıdır. Bunun nedeni, 1980 sonrası başta eğitim politikaları olmak üzere uygulanan yönetim stratejileri sonucu, üniversite gençliği ve toplumun her kesiminin güdüm altına sokulmaya çalışılmasıdır. Görüyoruz ki, bu yönetim anlayışı büyük ölçüde hedefine ulaşmakta başarılı olmuştur.

Her alanda toplumun öncüsü olması gereken üniversite gençliği, yani bizler, farkında olmasak bile, etrafımızda başkaları tarafından çizilen çemberde hareket ettirilmekteyiz. Bu çerçeve içinde bize verilen görev, sadece meydanlarda slogan atıp, mitinglerde en ön saflarda bulunmaktır. Oysaki, bizi buraya itenler, yönetimde söz hakkı istediğimizde önümüzü tıkamaktadırlar. İstanbul Üniversitesinin açılış töreninde yaşanan olaylar, sistemimizin bizi yönlendirdiğimiz şekilde davrandığımızda başımıza geleceklerin göstergesidir. Bu örnek, bizim etrafımızdaki çemberin son sınırıdır.

Aynı güdümlülük, farkında olmasalar da bizi yönlendiren kuruluşlarda da var. Hangi sivil toplum örgütü var ki, elinde ürettiği bir çözüm önerisiyle devlet yönetimindekilerle muhatap olmuş ve onlara bir şey kabul ettirebilmiş? Bizce, sivil toplum örgütleri arasında üzerine düşen görevleri en fazla yerine getiren ve öncü olarak gözüken TMMOB da ancak çemberin içinde hareket edebilmekte ve düzenlenen bu Kurultay da TMMOB'a çizilen çemberin son sınırı olarak gözükmektedir. Bizim burada toplanmamız elbette ki, üniversite gençliğinin kendi sınırlarını zorlaması bakımından çok büyük fırsattır. Ama biz isterdik ki, tüm üniversitelerden seçilen öğrenci grupları, TMMOB'un öncülüğünde diğer meslek ve sivil toplum örgütleriyle beraber yükseköğretimin yeniden yapılandırılmasında düzenleyici ve denetleyici kimliğiyle yaptırım gücünü kullansın ve üniversite eğitiminin çağdaş, uluslararası standartları yakalamasında aktif rol alsın.

Biz, bu çalışmayı yapabiliriz ve bu kadar insanı buraya toplayabilen güç eminiz ki, bunda da bize öncülük edebilir.

"Milyonlarcaydılar ve tek başınaydılar

Bu arada birileri,

Onlar haklarına karar vermekteydiler

Yalnız başına kaldıklarını sananlar,

Ortadan topluca kaldırıldılar"

Lütfen, şiirdeki yalnız başına kalmışları oynamayalım.

Sefa Salim ÖRNEK (Makina Mühendisleri Odası Denizli Şubesi Öğrenci Üye Komisyonu)

Bugün sorunlarımızın çoğunun temelinde uluslararası bağımlılık ilişkilerinin yattığını biliyoruz. Bu ilişkilerden kaynaklanan teslimiyetçi politikalar, eğitim ve öğretim alanında da kendisini göstermektedir. Gittikçe içine çekildiğimiz ekonomik bağımlılık batağı ulusal eğitimin sosyal karakterini yok etmektedir. Dayatılan uluslararası anlaşmalar doğrultusunda, ulusal eğitim devletin sorumlulukları arasından çıkarılıyor ve tek değerin kâr olduğu vahşi kapitalizme eklemleniyor.

Burada size Prof. Dr. Alpaslan Işıklı'dan bir paragraf aktarmak istiyorum. "Günümüzde hâkim sürmekte olan küreselleşme fikrinin anlamı, uluslararası pazar güçlerine kayıtsız, şartsız teslimiyet olarak özetlenebilir. Bu nedenledir ki, küreselleşme sonucunda ulusal devletlerin iktidar alanları daralırken, onun yerine iddia edilenin tersine halkın değil, uluslararası sermayenin egemenliği yoğunluk ve genişlik kazanmaktadır. Bir başka deyişle, "egemenlik kayıtsız, şartsız ulusundur" ilkesi yerine, "egemenlik kayıtsız, şartsız uluslararası sermayenindir" ilkesi egemen kılınmak istenmektedir"

Arkadaşlar, küreselleşme süreci bir ahtapot gibi dünyayı kolları arasında alma gayretindedir ve kollarından biri de, GATS Anlaşmasıdır. GATS Anlaşması, Dünya Ticaret Örgütü kapsamı içindeki ilk çok taraflı anlaşmadır. Amacı, hizmet ticaretini tüm dünyada serbestleştirmek olan bu anlaşma, geri dönüşümü olmayan ve hep ilerleyen bir yapıya sahiptir. Verilen taahhütler, geri alınamıyor ve sadece genişletilebiliyor. Tabii ki, bu anlaşmanın da diğerleri gibi artıları ve eksileri mevcuttur. Anlaşmanın artılarına bakıldığında, koşulların iyileştirilerek rekabetin artırılması ve bu sayede hizmet kalitesinin yükseltilmesi, yabancı sermayenin ülkelere çekilmesi, herkese her yerde eşit hak tanınması, vize, oturma ve çalışma izinlerinin alınmasının kolaylaşması gibi önemli sayılabilecek konular olduğu görülmektedir. Eksilerine bakılacak olursa, emeğin değersizleşmesi, ucuz işçilik ve bu sayede hizmet kalitesinin düşmesi, hayati kaynakların ve kamu hizmetlerinin özelleştirilerek kontrolün özel kişi ve kuruluşlara verilerek tekel oluşturulması, sosyal hakların ortadan kaldırılarak insanların zamanla köleleştirilmesi, özelleştirmeyle birlikte artan fiyatlar sayesinde hayatın ve yaşamın zorlaştırılması, insanların tekrar göç etmeye başlayacak olması ve tarımın gitgide yok olması, dışarıdan gelecek yeni işgücüyle işsizliğin artması gibi gerçekten çok ciddi, geleceğimizi altüst edebilecek ve toplumsal olaylarla son bulabilecek krizlere yol açabilecek konular olduğu görülmektedir.

Peki, bu anlaşma iyi bir anlaşma mıdır? Aslında eksileri, artılarına göre çok fazla olan bu anlaşmanın iyi olması beklenemez. Ama taraflar açısından bakacak olursak, ekonomileri güçlü olan kuruluşlar, hizmet tacirleri ve hükümetler açısından oldukça iyi bir anlaşmadır. Çünkü, kapitalist ekonominin krizde olması, şirketlerin kâr oranlarının azalması ve bu yüzden sermayelerini artıramamaları ve yatırım yapamamaları şirketleri arayışa itmiş ve gerçekten kârlı olan hizmet sektörüne yöneltmiş ve bu sektör, şirketler için krizden çıkış yolu olarak görülmüştür. Hizmet ticaretinin serbestleşmesi ve tanınan eşit haklarla birlikte, şirketlerin ülkelere girişi kolaylaşmıştır. Ayrıca, serbest dolaşım sayesinde işgücü potansiyeli artmış ve işsizlik sorunu boy gösterdiği için ucuz işçilik dönemi başlamış ve sosyal hakların yok olmasıyla şirketlerin kâr oranları yükselmiştir. Ayrıca, kontrol mekanizması olmadığı için, şirketlerin fiyat politikası başıboş bırakılmıştır.

Burada bir tezat da söz konusudur. Özelleştirme ve rekabetle kalite artırılmak istenirken, ucuz işçilikle kalitenin düşürülmesi aslında pek mantıklı değildir. Bu anlaşmanın ülkeler için de cazip tarafları vardır, hem kasalarına yüklü miktarda para girecek, hem yabancı sermaye ülkeye çekilecek, hem de kamu çalışanlarıyla uğraşmak zorunda kalınmayacaktır.

Halklar açısından bakılacak olursa, kırsal kesimlerden göçün artmasıyla oluşan işsizlik ve emeğin ucuzlaması hayatı zorlaştıracaktır. Ayrıca sosyal hakların yok olması, işçilerin haklarını arayamaması köleleşmeye yol açacaktır. Her insanın temel hakkı olan eğitim ve sağlık hizmeti özelleştirilecek ve parası olanların yararlanabileceği metalar haline gelecektir.

Bir de, su gibi yaşamsal kaynakların özelleştirilmesi söz konusudur. Bu kadar hayati bir kaynağın, yabancı güçlerin tekeline bırakılması hem ödenecek faturalar açısından, hem de ülkenin geleceği açısından çok tehlikeler oluşturmaktadır. Bu olay, her ne kadar ülkelerle pazarlığa bırakılsa da, ellerinde güçlü kozlar bulunan Avrupa Birliği, IMF, Dünya Ticaret Örgütü ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar, bu kozları şantaj aracı olarak kullanıp, ülkelere şantaj yaparak baskı uygulamakta ve ülkelere seçim hakkı tanımamaktadır. Aslında şeffaflığı savunan bu kapitalist kuruluşlar, şantaj ve rüşvet yoluna başvurarak kendi güvenirliliklerini düşürmelerini de, hizmet ticaretinin ne kadar önemli ve kârlı olduğunu göstermektedir.

Türkiye bu anlaşmayı, Dünya Ticaret Örgütü kurucu üyesi olarak 1994’de imzalamış ve 1995'te Türkiye Büyük Millet Meclisinde onaylamıştır. Peki, Türkiye ne gibi taahhütler vermiştir? Aslında Türkiye OECD üyesi olmasına rağmen, diğer üye ülkelerin taahhütleri yüzde 18 civarındayken, Türkiye'nin taahhütleri yüzde 46 civarındadır. Bu da kabul edilebilir bir durum değildir, çünkü tüm hizmetlerin ve önemli kaynakların işletmesinin yabancı sermaye tekeline bırakılması birçok tehlikeyi beraberinde getirecektir.

Bizim için önemli olan hususlardan biri de eğitimdir. Aslında eğitimde yaşanan özelleştirme sadece bizim ülkemizde ya da sadece devletin borç kriziyle ilgili bir olgu değildir. İşin içinde başka ve çok büyük çaplı uluslararası hesaplar söz konusudur. Türkiye'nin ise 15 milyon gibi, dünyadaki yüzlerce ülke nüfusundan daha kalabalık olan öğrenci sayısıyla, bu hesapların merkezinde olduğunu tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yoktur herhalde. Ama Türkiye, 15 milyon öğrenciye sahip olmasına rağmen, eğitime milli gelirden yüzde 2,2'lik bir pay ayırmaktadır. Buna karşılık silahlanma harcamalarının payı milli gelirin yüzde 4,4'üne denktir. Eğitilememiş, bir vasıf kazandırılamamış milyonlarca genç her gün işsizler ordusuna katılmaya devam ediyor. Türkiye, en ciddi zenginliğini, en önemli üretici gücünü açıkça yağmalıyor. Ucuz emek cennetti yaratma siyaseti, vasıfsız ve ucuz olmaktan başka bir seçeneği olmayan, açlıkla terbiye edilen kesimi büyütüyor.

GATS sürecini başlatan Dünya Ticaret Örgütü belgelerinde eğitim bir kamu hizmeti olarak değil, pazar olarak tanımlanıyor. Aynı belgelerde eğitim, pazarı 5 kategoriye ayırıyor; ilköğretim, ortaöğretim, üniversite, yetişkin eğitimi ve diğer eğitim. İlk ve ortaöğretim kurumlarının özelleştirilmesi, yükseköğretimin özelleştirilmesine göre daha zor. Eğitimin ticareti açısından en kârlı ve verimi alan yükseköğretim alanı, 95 yılında yükseköğrenim ticaretinin 27 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor.

Ülkemizde de paralı eğitim uzun zamandır konuşulmakta ve YÖK Tasarısıyla iyice şekillenmektedir. Böyle GATS için bir altyapı oluşturulmaktadır. Amaç, sadece özel üniversitelerle, kama üniversiteleri arasındaki dengesizlikleri kaldırarak rekabet ortamı yaratmak değil, eğitimin tamamen özelleştirilmesini sağlamaktır; bu sadece olayın bir boyutudur.

Çalışanlar açısından bakılacak olursa, eğitim personeli farklı uygulamalarla korunmayacaktır; iş güvencesi, asgari ücret, sosyal güvenlik ve benzeri. Artık sürekli istihdama dönük öğretmen çalıştırma yerine, sözleşmeli çalıştırma söz konusu olacak ve gerektiğinde sistemden derhal atılabilecektir. Çalışma koşullarının güvencesiz hale getirilmesi, bu çalışanlar üzerinde baskı oluşturacak, işsizliği ve rekabeti artıracaktır.

Aslında Hükümetin de yapabileceği çok fazla bir şey yoktur. Borçlu olduğumuz IMF ve girmek için her şeyi göze aldığımız Avrupa Birliği, elimizi ve kolumuzu bağlamaktadır. Çünkü, Avrupa Birliği ve IMF'nin ülkelere bu anlaşmayı imzalatmak için kirli oyunlar ve yolsuzluklar ortadadır.

Sonuç olarak, bu anlaşma bizi sadece eğitim yönüyle değil, diğer yönleriyle de ilgilendirmektedir. Çünkü, hayatımızın birçok noktasında karşımıza çıkmaktadır. Bu yüzden bir bütün olarak ele alınıp, irdelenmelidir. Bu anlaşma hizmet ticareti ve serbest dolaşımı serbestleştirip, ticareti geliştirse de, bu olay geliri düşük ülkeler için birçok sorunu da beraberinde getirmektedir. Amaç, düşük gelirli ülkelerin kontrol altına alınması ve yavaş yavaş ekonomik olarak güçlü ülkeler tarafından sönümlenmesidir. Çözüm ise çok kolay değildir. Kamu hizmetlerinin, halklar için kâr amacı güdülmeksizin yapılması, sosyal hakların ve emeğin korunması en büyük amacımız olmalıdır. Bunun için yapılabilecek en iyi şey, bir bütün halinde hareket etmektir. Bu hareketlerin dünyada örnekleri çoktur. Örneğin, Avrupalı öğrencilerin öğrenci ağı oluşturmaları, Kanada Halkının su için verdiği savaş, yine Bolivya'da suyun özelleştirilmesi yüzünden çıkan kanlı olaylar, Paraguay'da işçilerin ayaklanması sonucu çıkan kanlı olaylar. Ama bizim bazı örneklerdeki gibi, olayı şiddete dökmeden, akılcı bir şekilde hareket etmemiz ve bu anlaşmanın boyutlarını herkese duyurmamız gerekmektedir. Geleceğimizi kurtarmak bizim elimizdedir ve bu da ancak iyi bir yapılanmayla gerçekleşebilir.

Aydın BİDERATAN (Makina Mühendisleri Odası Diyarbakır Şubesi Öğrenci Üye Komisyonu)

Üniversiteler, Türkiye'nin siyasi tarihinde muhalefet hareketlerinin içinde, hatta çoğu kez önünde gibi görünecek kadar önemli bir yeri olan, aynı zamanda insanlığın evrensel bilgi birikimine ve değerlerine yeniden üretme misyonunu taşıyan kamu kuruluşlarıdır. Üniversitelerin misyonu, doğruların mutlaklaştırılması değil, bizzat doğru diye kabul edilenlerin tartışılması, sorgulanması ve yeni açıklamaların yaratılması için, araştırma tekniklerinin akademik özgürlük içinde yerine getirilmesi esasına dayanır. Amaç, üniversitenin etimolojisinden de anlaşıldığı gibi, evrensel bilgiyi üretmektir. Üniversiteler, gerçek anlamda evrensel bilginin yeri olma kaygısıyla yola çıkmışlardır. Buna karşın üniversiteler, kapitalist düzeninin tohumlarının atıldığı yıllardan itibaren burjuva sınıfının egemenliğine girmiştir ve bu sınıfın ideolojisine hizmet eden bir kurum haline gelmiştir. Üniversiteler, sınıflı toplumların tarihinde kapitalist gelişimin durumuna uygun ideolojik ve mali hizmet sunan kurumlar olagelmişlerdir.

Günümüz kapitalist toplumlarında, Türkiye üzerinde düşünürsek, üniversiteler toplumsal ve siyasal sorunlarla ilgilenmekten uzak tutulmuş, teknik okul düzeyine düşürülmüş, çok yönlü araştırma, tartışma ve toplumsal sorunlar karşısında öneri geliştirme yolları kapatılmış, sermayeye ve egemen sınıfa hizmet veren bir kurum durumuna getirilmiştir. Üniversite gençliği de, hayatın karmaşık ilişkilerini anlama etkinliğinden, toplumsal ve siyasal sorunlardan yalıtılmış, tek tipleştirilerek sermayeye eleman adayı konumuna getirilmiştir.

80 askeri darbesinin baş mimarları, tamamen bu amaca yönelik olarak YÖK'ü kurdular. YÖK'ün başındakiler kendilerine bağışlanan bu kral tahtına karşılık, minnet borçlarını yaptıkları yönetmelik, disiplin ve ceza yaptırımlarını, akademik kadro ve öğrenciler üzerine uygulayarak ödüyorlar. Dayatılan ders programları, zorlaştırılan yaşam koşulları üniversite gençliğinin başka eylemliliklerini, kültür ve sanat uğraşlarını engellemekte ve ona boş zaman tanımamaktadır.

Bugün gelinen süreçte, yeni Hükümetle beraber ortaya atılan YÖK Yasası değişiklik önerisi tüm kesimleri heyecanlandırdı. Tabii ki, kurulduğundan bu yana bırakın değişikliği, en ufak bir eleştiri karşısında hazımsızlık duyan YÖK savunucuları dışında. Ancak, yeni yasa hazırlanırken, bugüne kadar devletin birebir şiddetine maruz kalarak YÖK'e karşı duran ve üniversitelerin varlığının sebebi, öğrencilerin siyasal anlamda tartışmaların dışında tutulması, konuya dahil edilmemesi ister istemez akıllara bu değişiklik tasarısının yıllardır laik Kemalist ile potansiyel İslamcı kadrolar arasındaki bir kavganın sonucu ortaya gelmektedir.

Halbuki, bizlerin arzu ettiği, istediği sosyal devlet anlayışına uygun, parasız, demokratik, özerk üniversite, yapılan bu tartışmaların, önerilen Yasa Tasarısının çok uzağında görülmektedir. Siyasi otoritenin kendilerinden önceki otoritelerden miras olarak aldıkları ideolojik hizmet sunma anlayışı değişmediği müddetçe, YÖK ile YEK arasında hiçbir farklılık görmemekteyiz. Siyasi otorite, direkt olarak üniversitelerin üzerinde böyle oyun oynarken, dolaylı yollarla da kapitalist tekellerle anlaşmalar imzalayarak, yapmak istedikleri antidemokratik uygulamaları meşru zemine oturtmak istemektedir. Örneğin, Hizmet Ticaret Genel Anlaşması.

GATS çerçevesinde, sosyal devletin olmazsa olmaz koşullarından eğitim, sağlık, ulaşım, iletişim, kültürel ve bunun gibi hizmetler kapitalist tekellerin hizmetine sunularak, sosyal devlet olgusu ortadan kaldırılmak istenmektedir. Milyonlarca dolarlık pazar olma durumunda olan eğitim sektörü, emperyalist tekellerin iştahını kabartmakta, eğitimin tamamen paralı olması istenmektedir. Siyasi otoritenin YÖK'te yapmak istediği değişiklik de, GATS'a hukuki temel oluşturmaktadır. 50'lilerden bu yana Marshall yardımıyla beraber ve bugünlerde GATS, Endüstri Bölgeleri Yasa Tasarısı ve henüz çok yakın olan elektrik piyasası, doğalgaz piyasası, Tahkim Yasası gibi, kapitalist ideolojiye hizmet eden anlaşmalar, ABD ve işbirlikçilerinin Ortadoğu politikası doğrultusunda Türkiye'yi kapitalist ideolojinin taşeronluğunu yapma çabası ve Ortadoğu'da oynanan oyunların bir parçasıdır.

Ortadoğu, zengin yeraltı kaynakları, üç büyük dinin çıkış noktası ve kutsal sayılan topraklardır. İnsan, insan gibi düşündüğü zaman, burada yaşayan halkların zengin ve barış içinde yaşaması olduğunu düşünür. Ancak ne zengin etti, ne de savaştan acıdan uzak tuttu. Yüzyıllar boyunca bu topraklar kan ve acıyla yoruldu. Bu halklar için savaş, büyük bedellerle, binlerce evlat acısıyla ödendi. Dünya çapında savaşlara baktığımızda, insan acısı aynıdır. Acılar değişmez, kalıcıdır ve bunu hiçbir kazanım da değiştiremez, Hiroşima'da, Nagazaki'de, Vietnam'da ve tabii ki Halepçe'de olduğu gibi.

Her zaman, her yerde her savaş ve ardından gelen barış, yeni bir savaşın tohumlarını ekmiştir. Çünkü, hiçbir savaş adil olarak sonuçlandırılamaz. Yüzyıllar boyunca savaşın yarattığı tahribatlar, Ortadoğu'yu açlığın, yoksulluğun ve acının coğrafyası haline getirdi. Bugünlerde dünya önemli gelişmelere sahip olmaktadır. Dünya hararetle geçmişte yüzlerce kez tekrarlanan tiyatro oyununu seyretmeye hazırlanmaktadır. Yer, her zaman olduğu gibi Ortadoğu'dur. Oyuncular, ABD ve işbirlikçileridir. Oyun, Amerika'nın dünya petrol yataklarına egemen olma savaşı ve savaştan beslenen şirketlerin paylaşım savaşıdır. Tabii ki, oyuncular içerisinde figüran olarak Ortadoğu halkları var. Bu oyunun sonu bellidir. Maalesef, ABD'nin işbirlikçileri içerisinde ülkemiz de var. Bugünlerde ABD stratejisi içinde yer alma karşılığında ekonomik destek almak telaşındadır. Kan bedeli olarak birkaç dolar peşindedir. Aslında para ikinci planda, çünkü alınacak kan bedeli geçtiğimiz günlerde bir holding patronuna peşkeş çekilen miktar kadardır. Asıl amaç, Türkiye'nin temel sorunu haline gelmiş ve neredeyse tüm sorunlara kaynaklık teşkil eden Cumhuriyet tarihiyle yaşıt ve yıllardır inkârcı bir tutum sergiledikleri Kürt sorunu politikalarını gerçekleştirmektir.

Yıllardır sürdürdükleri bu inkârcı politika doğrultusunda, yakın zamanda Kuzey Irak'ta yapılacak harekât, ülkemizde güvenlik anlamında Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde kısmen sağlanan sükunetin artmasına mı yardımcı olacak, yoksa bozulmasına mı neden olacak?.. Endişelerimiz oldukça fazladır.

Arkadaşlar, sizler ailesinden savaş hikâyeleri duymuş, ama savaşı görmemiş insanlarsınız. Ama bizler savaşla doğmuş ve bu yaşımıza savaşla gelmiş insanlarız. Sizler, ne evini barkını bırakarak kaçan insanları, ne de bir ailenin tümünün yok ediliş acısını tam olarak anlayabilirsiniz. Biz bu olayları yaşadık ve bugünlerde geçmiş yaşantımızın hayaletleri karşımızda duruyor. Yanlarında ölü çocuklar, ağlayan analar ve tabii ki kanlar içindeki gençleri getirmişler. Geçmişte bizlerin ve Ortadoğu halklarının yaşadığı acılar önümüzde böyle bir tecrübeyle dururken, Türkiye'deki siyasi otoritenin, Türkiye'nin hangi çıkarlarından bahsettiğini anlamamız mümkün değildir. ABD ve işbirlikçilerinin savaşını kolaylaştırmak hangi çıkarımızla örtüşmektedir?.. Yanı başımızda demokrasinin evrensel değerlerin en başında yer alan barış dururken, Türkiye ve dünya halklarının genel iradesinin karşı çıktığı savaşa sözde çıkarlarımız doğrultusunda "evet" dersek, sadece bombaları göreceğiz. Bombalanan bedenleri, bakışlarındaki hüznü, küskünlüğü hiçbir zaman göremeyeceğiz. Onlar neler yaşadı, hayalleri, acıları, kaygıları neydi?.. Binlerce beden, binlerce yaşam, hepsi bombaların altında kalacak. Belki, Iraklı çocukların dünya kapitalist zorbaları için bir yüzü, bir ismi bile yoktur. Oysa onların da, isimleri, yüzleri, hayalleri var. Eğer, "savaşa hayır" dersek gelecekleri de olacak. Hayat yanı başlarında duruyor, "savaşa hayır" dediğimizde gülümsemek üzere.

Erhan BAŞAREN (Makina Mühendisleri Odası Edirne Şubesi Öğrenci Üye Komisyonu)

Öncelikle size Trakya’dan selam getirdim. Ardından malum 8 Mart. Birçok arkadaş değindi Dünya Emekçi Kadınlar Günü özellikle kadınların ezilmeye mahkûm olduğu bir toplumda bu insanların hatırlanması gerçekten özel bir şey olsa gerek. Bunu bir daha hatırlatmak istedim.

Arkadaşlar, biz Edirne Şubesi olarak mühendislik eğitimi konusuna değineceğiz. Mühendislik programlarının değerlendirilmesinde biz 6 koşulu esas aldık. Bunlardan ilki öğrenciler, eğitimin esası, temeli zaten. Niye eğitim var? Öğrenci kalitesini artırmak için var. Üniversitelerimiz niye var? Öğrenci için var. Öğretim üyesi seçeriz, niye? Onların seviyesine gelecek öğrenci olsun diye.

İkinci olarak, öğretim kadrosu sayıca yeterli mi? Demin de baktık, önümüzde grafikler falan vardı. Bir öğretim üyesine 9 öğrenci düşüyor ki, 9 kişiyle baş edebilirler mi, edemezler mi; bilmiyorum. Bunların arasında araştırma görevlileri falan var. Onların diğer öğrenci arkadaşlarla olan ilişkileri ve genel anlamda verebilecekleri kalite, evet başka hiçbir şey değil. Öğretim üyelerinin genel anlamda yeterlilikleri, eğitimleri, konularının çeşitliliği, mühendislik deneyimleri, iletişim becerileri, daha etkin programlar geliştirmeye yönelik heyecanları bizce çok önemlidir. Mesleki bilgi düzeyleri, mesleki kuruluşları üyelikleri gibi hususlar da değerlendirilmelidir.

Üçüncü bir husus var, o da altyapıdır. Ben, üçüncü sınıf öğrencisiyim, daha laboratuvara girmedim. Birinci sınıfta gittiğimizde heyecanla girdik, fizik dersi var "hocam, laboratuvara gidecek miyiz?" dedik, "yok ki" dedi. Trakya Üniversitesinde okuyorum ve laboratuvarımız yok. Dördüncü sınıfta haftada 2 derslik bir laboratuvar dersi var ve ancak bunda bir laboratuvar görebiliyorsunuz, ne yazık ki başka da yok.

Eğitim ve öğretimde kalitenin artırılması için maddi kaynağa acil şekilde ihtiyaç var. Bunu bir daha bir daha anlatmanın anlamı yok, zaten önceki arkadaşlar da bol bol değindiler. Savaşa değil de, eğitime katkı istiyoruz. Biz, bunu başarabilirsek, eğer kısa vade de düşünmeden, adam gibi uzun vadede çocuklarımızın çocukları, belki onların da çocukları, yani bir ülkenin gelişimini düşünürsek, ancak o zaman olur. Eğitime katkı yaparsak, şimdi Amerika'dan gelecek parayla borçlarımızın faizlerini ödemek değil de, eğitime gerçekten önem verirsek ancak bu şekilde ilerleyebiliriz; biz bunu düşünüyoruz.

Dördüncü ana başlığımız meslek eğitimidir. Meslek fakültesi program ve hedefleri doğrultusunda eğitim programının her bileşene yeterli özeni gösterdiğini ve zaman ayırdığını ortaya koymak zorundadır. Öğrenciler önceki derslerde edindikleri bilgi ve yetenekleri kullanacakları, mühendislik standartlarını ve gerçekçi koşulları içerecek bir ana tasarım deneyimiyle mühendislik uygulamasına hazır hale getirilmelidir. Bu tasarım deneyimi ekonomi, çevre sorunları, sürdürülebilirlik, üretilebilirlik, etik, sosyal, sosyal güvenlik ve politik sorunlar gibi hususları içermelidir.

Beşinci konu başlığımız program eğitim hedefleridir. Program eğitim hedefleri, ne yazık ki yok, daha önceki senelerde bol bol gördüğümüz deneme tahtası olayıdır. "Avrupa'da uygulanıyor, kredi sistemi, şu, bu falan" dediler, getirdiler direkt uyguladılar ki, olmadı. Bizim ülkemize bunun gibi birçok sistem geldi, ama adam gibi uymadı. Bu şuna benziyor: "Efendim, sizin üstünüzde o gömlek ne güzel durmuş, bir de ben deneyeyim" Benim kalıbım senin kalıbınla aynı değilse, olmaz, güzel durmaz. Teknolojinin gelişimiyle birlikte bilgisayarlar devreye girdi. Bilgisayar kullanmayı hepimizin bilmesi gerekirken, insanlar dördüncü sınıfa falan geliyor, ama imkânı yok, parası yok alamıyor. Eğer, okulda da yeterli sayıda laboratuvarı falan da yoksa, kalıyor. Bunu hepimiz biliyoruz ve göz ardı edebilecek durumda değiliz. Zaten o durumda olsak buraya gelip toplanmayız.

Yabancı dilden çok bahsedildi. Biz Şube olarak yabancı dil eğitimi, tamam üniversitelerde olmasın, liselere dağıtılsın; ancak ne yazık ki birçok konuda Türkçe yayınlar yeterli olmuyor. İnsanın bazen yabancı yayınları filan takip etmesi gerekiyor arkadaşlar. Bunları takip edebilmesi için de teknik İngilizce filan gereklidir. Biz öncekilere Şube olarak katıldık, yani eğitim yabancı dilde olmamalıdır.

Mühendislik programları mezun verecekleri mühendislerin aşağıdaki niteliklere sahip olduklarını kanıtlamalıdır.

Bunlar, matematik, fen ve mühendislik bilgilerinin uygulama becerisi, deney tasarlama ve yapmayla deney sonuçlarını analiz etme ve yorumlama becerisidir. Bu konuda özellikle çok eksiğimiz var. Yorumlama becerisi, yorumdan kaçan bir milletiz. Birçoğumuz düşünmek bile istemeyiz. Niye düşüneyim, niye kendimi yorayım ki, hazırı var? Hazır var alayım buradan kullanayım. Proje alıyorum, arkadaşlarıma falan bakıyorum, birçokları var ki, kütüphaneye çıkıyorlar, "projenin aynısı var mı? Biraz değiştireyim hocaya vereyim" Arkadaşlar, üretici olmamız ve bunu yaymamız gerekiyor. Bunca insan buraya boşu boşuna değil herhalde. Bunlar üretebilecek insanlar olmalıdır. Karşımda bana bakan boş yüzler istemiyorum. Benim ki öyle mi geldi; bilmiyorum. Ben, insanları gerçekten üretime teşvik etmenizi istiyorum. Buraya toplandıysanız, bir şeylerin farkındasınız. Özellikle ilk yarı, yemekten önce olay bayağı bir farklıydı, salon şimdi kendini daha bir toparladı. Lütfen, insanları teşvik edin, düşünmeye teşvik edin, söyleyin, felsefe yapın; bunlar korkulacak şeyler değil. Umuyorum, zaten farkındasınız. Eğitimde fırsat eşitsizliği, eğitimde kalite farklılığı var. Diyarbakır, Hatay'dan gelen arkadaşlarımız bahsetti. Evet, doğuyla batı arasında uçurum var. Bu konuda ne yapacağız; bilmiyorum. Bana deseler ki, "yarın gider misin?" Ben gideceğim, o gidecek, bu gidecek, beşincisi gidecek mi?.. Öğretim üyesi olarak falan gider mi?.. Bunu kaç kişi yapar?.. Bunu yapmalıyız, sonra oturduğumuz yerden "Türkiye niye gelişmiyor, niye böyle?" diyoruz.

Karşımda böyle bir topluluk gördüğüm için gerçekten çok heyecanlıyım. Sürçülisan ettiysek affedin. Şu toplumun karşısına çıkmak çok güzel bir şeydir. Keşke, benim penceremden bakabilseniz, o kadar harika bir olay ki. Uğraş içinde, neredeyse gözlerinden ateş fışkıran insanlar, kendinizi alkışlayın.

Fazla uzun tutmak istemiyorum. Makina Mühendisleri Odası Edirne Şubesi Öğrenci Üye Komisyonunun talepleri var.

Üniversiteler özerk ve demokratik bir yapıya kavuşturulmalıdır.

Eğitim sistemi, öğrencilerin yetenek ve becerilerini açığa çıkarıcı ve geliştirici bir biçimde düzenlenmelidir.

Eğitimde fırsat eşitsizliğine son verilmelidir. Özellikle ekonomik eşitsizlikler ki, yanlış burslar, bursların yanlış kişilere, torpilli kişilere gitmesi, zenginin ha bire zenginleşip, fakirin ha bire fakirleşmesinin engellenmesi gerekiyor.

Öğrenciye teorik ve teknik bilgilerin yanında, uygulamalı ve sosyal gelişmeye yönelik eğitim verilmelidir.

Üniversitelerde bilimin üretilmesi gerekiyor. Fabrika gibi, emmebasma tulumba gibi, bir öğrenci daha çıktı, bir tane daha çıktı. Hayır, kaliteli öğrenci çıkartıp, bilim üretmek, araştırma üniversitelerinin olmasını istiyoruz.

Hizmet edecekse de, savaşa hizmet etmemesi gerekir. Bilimin hiçbir açıklamasında savaş kelimesinin tanımlandığını bilmiyorum. Bilen varsa gelsin açıklasın. Bilim savaşa değil, uygarlığa, uygarlığın ilerlemesine, bize, çocuklarımıza, onların çocuklarına hizmet etmelidir. Savaşa ayrılan paylar, eğitim ve öğretime aktarılmalıdır.

Hepinize saygılarımı sunuyorum.

Çağrı KARADAĞ (Makina Mühendisleri Odası Eskişehir Şubesi Öğrenci Üye Komisyonu)

12 Eylül askeri cuntasının, üniversitelerarası eşgüdümü sağlamak üzere tepemize diktiği YÖK 20 yılı aşkın zamandır bildiğiniz gibi, sadece biz öğrencilerin eşgüdümünü sağlamakla yetiniyor. Kurulduğu günden bu yana askeri disiplin yönetmeliği aracılığıyla, üniversitelerimizde huzuru sağlamaktan kaçınmayan YÖK, disiplinsiz davranarak böyle alanlarda bizler gibi topluca hareket eden öğrencilere ise, 1-2 dönem ya da okuldan atılmalarla eğitim haklarını ellerinden alma tehditlerinde bulunuyor.

Bunlara nereden nasıl geldiğimizi özetlemeye kalkarsak, tüm dünyada yaşanan bir kapitalist söz konusu ve bunun üniversitelerimizdeki adı da YÖK'tür. Son yıllarda yaratılan bir reform havası var. Bu reform havasıyla birlikte, artık baskı politikalarının yanında üniversitelerde çok ciddi bir kapitalist sistem dayatması, neoliberal bir yapılanma süreci başlamış durumdadır. Bunun için öncelikle dünyada ve Türkiye'de komprador burjuvazinin başta eğitim ve sağlık olmak üzere, tüm kamu hizmet alanlarına dair son dönem politikalarının ne olduğunu iyi anlamak gerekiyor. Ülkemizde yıllardır sürdürülmekte olan kamu hizmet alanlarının özelleştirilmesi çabaları, son dönemde rektörlerimizin "böyle giderse eğitimi sürdüremeyiz" tehditleriyle, bu feryat figan açıklamalarla son dönemde üniversitelerde yansımalarını somutlamaya başladı. YÖK Yasa Tasarısıyla bunu sağlamaya başladı.

Gitgide artırılan harçlar, vakıf üniversiteleri ve benzeri birçok şeyle yavaş yavaş özelleşen ve "Özal'laşan" üniversiteler, geçtiğimiz Hükümet döneminde rektör eylemleri süreciyle neoliberal politikaların son aşamasına geldi. Uzunca bir zamandır GATS'ın içinde bulunduğu ikili anlaşmalar ve IMF'yle yapılan görüşmelerde, biliyorsunuz sermaye sınıfı artık kendi krizini aşmanın yolunu Türkiye'de de bu yeni hizmet alanına gözünü dikmekte buldu.

Özellikle Sovyetler Birliğinin yıkılması ve bir Doğu Blok’unun olmamasıyla beraber, Amerika Birleşik Devletleri tek güç olduğunu ilan etmeye başladı. Bu 10 yıllık süreç üzerinde, Avrupa kapitalizmine tek çare kalıyordu; birlik olmak. Birlik olmanın da tek yolu vardı; gelişmiş Avrupa kapitalizmi için sosyal devlet palavrasından vazgeçmek. Bu palavradan vazgeçildiği aşamasında tek çaresi vardı, yani eğitim, sağlık, iletişim gibi, devletin tekelinde değil, ama kendi sorumluluğunda olan birçok alanı özelleştirmesi gerekiyordu. Bunun yansımalarını da, Türkiye'de çok hızlı bir şekilde son dönemlerde görüyoruz. Artık hiçbir hizmet alanında kamu yararı gözetilmeden davranılıyor ve parasız eğitim, parasız sağlık gibi kamu hizmetleri son bulmuş durumdadır.

YÖK Yasa Tasarısına geldiğimizde, dünyadaki bütün bu siyasal süreçlerin bizim karşımıza çıkardığı son hali doğal olarak YÖK Yasa Tasarısı oldu. Bunun öncelikli süreci biraz önce değindiğimiz o özelleştirme politikaları, IMF görüşmeleri döneminde bir özerk üniversite yanılsaması ortaya atıldı. Birden yıllardır bizim gibi muhalif yapılanmaların, öğrencilerin şiarı olan özerk üniversite fikri herkes tarafından benimsenir oldu. TÜSİAD gibi sermaye yapılanmaları bir bir üniversitelere yönelik reform paketleri açıklamaya başladılar. Bu özerklik safsataları, eylemlerin cezalandırılması aşamasında gördüğümüz, o dönemlerde yüz yüze geldiğimiz, ifadelerimizin alındığı anda karşılaştığımız rektörlerimizin eylem yapma tehditleriyle son buldu. Allah'tan ki, Bülent Ecevit'le yapılan görüşmede bu bir sonuca vardı. Bu sonuç vermeseydi, bizi her alanda kontrol eden rektörlerimiz artık elimizdeki son şeyi alıp, eylem alanlarımıza da göz dikmişti ve oraya da çıkacaklardı, orada da eylem yapacaklardı. Bu şanslarını da kullanacaklardı. İlginç bir şekilde ellerinde böyle de bir tehdit vardı.

"Rektörün eylemi olur mu?" demeyelim, aslında rektörün eylemi, yönetenin eylemi gerçekten olmaz. Bu sadece o yanılsamanın bir parçasıydı. Artık herkes isyan etmeliydi, TÜSİAD da isyan etmeliydi, herkes bir özerk üniversite hayalini bizim beynimize sokmalıydı, medya bunu maniple etmeliydi ve o dönemde her şey de çok iyi ilerliyordu. Durumun somut tespiti aslında şuydu: Üniversitelerde 80 sonrası çok güçlü ilerleyen bir kadrolaşma vardı ve Kemal Gürüz gayretleri sonuç vermeye başlamıştı. Açıkçası Gürüz'ün kadroları iyi çalışıyordu. Özellikle İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu, bizim için bunun en önemli örneğiydi. Çok net açıklamalar vardı, yani içimizde olan, 1-2 dönem uzaklaştırma almış arkadaşlar için, "biz zaten onları zar zor temizledik" dediler. Öncelikle bilsinler, temizlemediler, hep birlikte buradayız ve bundan sonra da hep birlikte burada olacağız, onların karşısında olacağız.

Bu dönem aslında şöyle gelişti: Ardı ardına gelen, özellikle de rektörlerin kaynak sorunu eksenli açıklamalarıyla hızla ilerlemeye başladı. Birçok rektör, meseleyi üniversiteleri kapatıp gitme tehditlerine vardırdı. YÖK ilginç bir şekilde eylem paniğiyle bir tasarı hazırlayıverdi. Biz o kadar eylem yaparken paniklemeyen YÖK, Kemal Gürüz, rektörler eylem yapmaya karar verdiğinde, üniversiteleri reform etmek için bir tasarı sunuverirdi. Bu dönemde bizlerin de söyleyecekleri vardı ve doğal olarak bunları alanlarda söyledik. Klasik olarak alıştığımız o baskı unsurlarını yine copuyla, cezasıyla yaşadık. Ama Kemal Gürüz artık çok rahat demek ki, çok açıkça da söylüyordu, bu cevabı bize çok açık veriyordu; "istedikleri kadar bağırsınlar, paralı eğitime geçilecek. Yükseköğretim mutlaka öğrenim ücretine tabi olmalıdır. Protestocular küçük bir grup, ben hiçbir nazari dikkate almıyorum" diyordu. Ama buradaki kalabalığı bilmiyor, bundan sonra hep 1800 kişi olacağız, onların karşısına bu kalabalıkla çıkacağız ve bizi nazari dikkate alacaklar. Kemal Gürüz devam ediyor, "bu üniversitelerde bilimsel özerklik, akademik hürriyet filan zırva altında böyle bir anlayış yoktur, buna müsaade edilemez" diyordu. Bu açıklamaları aslında durumu çok net ortaya koyuyor.

Nedir durum? Rektörlerimiz ve Kemal Gürüz biçim için uygun gördüğü bir tasarı hazırladılar, ama bizim burada kabul etmediğimiz şeyler var. Bunlar neler? Biz, neden bu tasarıyı kabul etmiyoruz? YÖK Tasarısının amacı, üniversiteleri "vakıf" adıyla faaliyet gösteren özel üniversitelerin sahip olduğu idari ve mali yetkilere sahip kılmak olarak açıklamaktadır. Burada bilimsel, demokratik başka hiçbir haktan bahsedilmiyor, sadece mali özerklik var. Böylece bütçelerinin yarısını karşıladığı, vakıf üniversitelerine aktardığı kaynakları, devlet üniversitelerine aktararak çözebileceği bir problemi, bizlerden, bizlerin kendi harçlarından, katkı paylarından karşılamaya karar vermişti. Bunun için de, bir işletme hesabı kurmayı kararlaştırmıştı. Birileri bunu ödeyemezse ne olacaktı? Bunun da cevabı çok açıktı. Üniversitemizde düşük ücretle çalışacaktık. Bu işin başka yolu da yoktu, çünkü harcını ödeyemeyen okuyamayacaktı. Bunun sistematiğini çok iyi oturtmuş durumdadır. Bu tasarı bildiğiniz üzere, çok yakın bir zamanda yasalaşmak üzere Meclise gelecek ve yeni farklı reform haliyle karşılaşmış olacağız. Aslında çok da değişen bir şey yok. Bu yeni halinin de, bizim "YÖK Yasa Tasarısı" olarak bildiğimiz halinin de, asıl açık, net sonucu şu: Devlet üniversiteleri, emekçilere, işçi sınıfının çocuklarına sonsuza kapanmak durumundaydı. Bunun kapatılacağı yer YÖK Yasa Tasarısıydı ve bunu yapmaya çalışıyorlar. Ama buna izin verilmeyeceğinin yolunu, yöntemini birazdan forumda konuşacağız diye düşünüyorum. Eğitim hakkı, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde bahsedildiği üzere en temel insan hakkıdır. Ayrıca, bizim muhalif kıstası Anayasa değildir, ama eğitim hakkımız Anayasal bir hakkımızdır. Bunları elimizden almaya hakları yok. Bunları elimizden alamayacaklar, onlar almak isteseler de vermeyeceğiz.

Tasarı, bu paralı eğitimine geçiş düzenlemeleri için her üniversite ve yüksek teknolojiye rektörlüğe bağlı bir işletme hesabı kuruyor ve bu işletme hesabı rektör tarafından atanacak sözleşmeli bir rektör yardımcısı tarafından idare edilecek. Bu işletme hesabının işletimi yapılırken, üniversitenin tüm imkânlarıyla üretilebilecek bütün hizmet, mal, AR-GE faaliyetleri, teknik danışmanlık, kısa kurs ve konferans, taşınır ve taşınmaz malların kiralanması, işletilmesi, satılması gibi gelirlerin tümü işletme hesabına aktarılacak ve tüm bunların üretim aşamasında öğrenciler part time ucuz işgücü olarak kullanılabileceğiz. Şurada 850 doları veremeyenler, akşam üniversitesinde çalışacaklar. Herhalde 1500 kişi vardır diye düşünüyorum.

Bu arada üniversitelerimizde işletme hesabının yanında bir alt hesap daha var. Bu da proje gelirleri, yardım ve bağışlardan oluşuyor. Ama bu maddenin çok ilginç bir yönü var. Bu yardım, bağış ve proje gelirleri işçiler ve sözleşmeli personel hariç, diğer personel arasında yapılacak bir dağıtımla bölüştürülüyor. İşçiler ve sözleşmeli personel hariç, kimin neyi paylaşacağı çok açık gözüküyor.

Bu işletme hesabının birebir yansıması, daha önce bahsettiğimiz o ikili anlaşmalar, IMF görüşmelerinin sonucunda üniversitelerin piyasaya yönelik hizmet üreten ticari kurumlar haline dönüşmesi, rektörlerin tüccar, bizlerin de müşteri olduğu bir yapılaşma haline dönüştürülmesidir. Mali ve idari özerklik sağlanırken, bilimsel özerklik yok edilmektedir, çünkü bundan sonrasında araştırma yapmak isteyen bir öğrenci arkadaşımız ya da bir akademisyen arkadaşımız, sermaye ne isterse onu araştıracaktır. Bundan ötesini kendi bütçesiyle karşılayacaktır. Aramızda bütçesi olanlar araştırma yapsınlar, biz yapamıyoruz.

Bu tasarı çerçevesinde katkı paylarımız da düzenlendi. Katkı payları bundan sonra YÖK tarafından keyfi bir şekilde belirlenebilecek. Öğrenci başına düşen bir cari hizmet hesabı var ve bunun yarısını ödemek zorundayız. Bunun genel bir hesaplaması çıkarıldığında yıllık 800-850 dolar gibi meblağa denk geliyor ve bunun da yolu, yöntemleri çok iyi oturtulmuş durumdadır. Tasarıyla, yükseköğretim tümüyle paralı hale geliyor.

Peki, ne yapacağız?.. Bizim bir başlığımız var, her kurultayda oluyor, "bağımsız öğrenci örgütlülükleri" diyoruz. O zaman yapacağımız tek şey var, Oda öğrenci örgütlülükleri bir destek örgütlenmesi olarak çok önemlidir, ama asıl öz örgütlülüğümüz olan bize göre dernekler, o bağımsız öğrenci örgütlerini yaratmalıdır. Mücadele tarihini inceleyip, bunların nasıl yapılabildiğini iyi çözümlemeli ve daha geniş, daha güçlü, daha örgütlü, daha muhalif bir yapılar yaratmalıyız. Bunların yolu, yordamı birçok deneyimimizde yaşandı; FKF, ODTÜ ÖTK, dernek süreci vesaire. Hepimiz temsiliyetinin olduğu bir yer olarak bunu yeniden yaratmak zorundayız.

Son bir şey söyleyeyim. Biz öğrenciler, geçtiğimiz hafta tüm halkın "savaşa hayır" diyerek bir teskereyi geri çevirdiğini gördük. Bundan sonra biz de yasalaşmaya, baskılaşmaya çalışan tasarı ve politikalara örgütlü çokluğumuzla, örgütlü mücadelemizle "hayır" diyelim.

Yaşasın örgütlü mücadelemiz.

Teşekkürler.

Nevroz KARAKUŞ (Makina Mühendisleri Odası Gaziantep Şubesi Öğrenci Üye Komisyonu)

1980 askeri darbesinin çocuğu olan YÖK, kuruluşu itibarıyla üniversitelerdeki örgütlenmeleri önlemek, bilimsel eğitim amacı gütmek olsa da, bunun ne kadar uygulandığını 22 yıldır görmekteyiz. Hep dile getirilmiştir, özerk bağımsız üniversiteler. Baskının, kontrolün, faşizmin olduğu sistemlerde nasıl ve hangi özgürlüklerden bahsedilebilir? Aslında sorun sadece üniversitelerin değil, Türkiye'nin sorunudur. Bu sorun ülke gündeminin ve siyasetinin sözde demokratikleşmenin paralelinde yol almaktadır. Bu sorunun 22 yıldır gündemde kalışı, Türkiye'nin 22 yıldır içinde bulunduğu siyasi çıkmazı ve istikrarsızlığın bir anlamda kamuya yansımasıdır.

Bireyler özgür düşünceye sahip olmadıkları ve desteklenmedikleri sürece ne kadar sağlıklı, ne kadar verimli olabilirler? YÖK, bilimsel çalışmalardaki desteğini kendi yandaşlarına vermiş, bireyin özgürlüğünü temel alan insanlara da okulun kapısını göstermiştir. Yıllar boyu özerklik isteyen öğrenciler ve öğretim üyeleri okullarından atılmış, sürgünlere gönderilmişlerdir. Amaç, tek tip boyun eğen bireyler yetiştirmek olmuştur. Okuyan, düşünen, üretken öğrenciler "bölücü" diye adlandırılmış, marjinalleştirilmiş, kendi okullarında mülteci hale getirilmişlerdir. Oysa çoğu, sistemi daha insancıl şartlara yükseltmek için ellerini havaya kaldırmışlardır. Devlet ve YÖK bunlara kayıtsız kalmamış, onlar da coplarını kaldırarak cevap vermişlerdir.

22 yıl sonunda devletle YÖK el ele istedikleri tek tip, Amerikan özentisi, hiçbir şeye duyarlı olmayan, düşünenlerin insanların anarşist ilan edildiği, lümpen gençliği üretmekte başarısız olmamış, üniversiteleri rektörlerin ve öğretim üyelerinin ticarethaneleri haline getirmişlerdir. Öğretim görevlileri, öğrencilere yanlı davranış, akademik tarzda değil de, lise 4. sınıf öğrencileri gibi davranmış, teorik ders işlemekten başka, sosyal hayatla ilgisi olmayan, dışarıda da bir hayatın yaşandığını bilmiyorlarmışçasına üniversiteleri yarı açık cezaevleri haline getirmişlerdir. Bu konuda daha çok örnekler verilebilir. Ancak, YÖK gibi kurumların üniversiteler üzerindeki hâkimiyeti kalkmadıkça, bağımsız, bilimsel, özerk üniversitelerden bahsetmek çok zor olacaktır.

Son dönemde İktidar Partisi ve YÖK arasında müthiş bir çatışma var. Hükümet yeni acil eylem planıyla YÖK'ün üniversiteler üzerindeki baskılarını azaltmak anlamında revizyonist girişimlerde bulunuyor gibi görülüyordu. Çıkış itibarıyla hoş görülse de, sistem ve daha önceki iktidarlardan farklı bir tarzda olmasıyla birlikte, geçmişi de unutmamak, konuya daha sağlıklı ve daha temkinli yaklaşmamızı sağlayacaktır. Bir anlamda bu tartışma ortamı üniversiteler üzerindeki hâkimiyetin ve rantın paylaşılması tartışması halini alması da endişe vericiydi. Nitekim, tartışmaların başlamasından bir ay sonra Hükümet karşımıza "YEK" diye bir kurumla çıktı. Ancak, YEK'in taslağına baktığımızda, YÖK'ten çok da farklı olduğunu söylemek doğru olmaz. Kadrolar yine siyasetten ve TSK'dandır. Üniversitelerarası eşgüdümü sağlamak üniversitelerdeki bilim adamlarına değil de, yine siyasetin eline verilmiş gözüküyor. Oysa "bilim neye hizmet etmeli?" sorusuna verilecek cevabın, siyasete değil, insanlığa ve uygarlığa hizmet olması Türkiye için yine yanlış bir cevap olacaktır. Bu koşullarda "bilimin cuntalara hizmet ettiği" sözü kendini bir kez daha haklı çıkaracaktır. Üniversiteleri özerkleştirmek, özgür bireyleri yaratmak yine başarısız sonuçlanmıştır. Aslında kimsenin de böyle bir çaba içinde olmadığı meşrudur. Düşünen, çağdaş bireyler yaratmak oligarşinin işine gelmiyor.

Yeni eşgüdüm kuruluyla ilgili bir konu da mali özerkliktir. Mali özerklik, üniversiteleri özel sektörün kucağına atmak değil, üniversitelerin kendi harcamalarını kendilerinin kontrol edebilmeleri, kamu yararı anlamıyla yönetilmeleri esasına dayanmalıdır. Her üniversite kendi bütçesini hazırlama yetkisine sahip olmalı ve üniversite kendi bütçesi için yerel kaynaklar arayabilmelidir.

Türkiye'nin içine sokulduğu savaşla ilgili bir şeyler söylemek gerekirse, eğer savaş kaçınılmazsa, kendi içinde demokratikleşmesini sağlayamayan bir ülkenin, diğer ülkelerdeki demokratikleşme çabalarını çekememek ve bunu savaşa girme bahanesi yapmak, kendi ülkesinin insanlarıyla barışık olmamak kadar basiretsiz bir durum söz konusu olamaz. Dünyanın neresinde olursa olsun, analar ölmesin, çocuklar gözyaşı dökmesinler.

Daha eşitlikçi ve uygar toplumlarda yaşamak umuduyla, bütün dünya emekçi kadınlarının gününü kutluyorum.

Bengü KUZEY (Makina Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Öğrenci Üye Komisyonu)

Emperyalist savaşın tehdidinin ve yoksulluğun gün be gün artan yıkıcı, boğucu etkilerini bütün dünya halklarıyla birlikte hissediyoruz. Bu yıkım, yoksulluk, yoksunluk politikaları, bölge ve dünya halklarını vurmaya devam ediyor. Bu politikalara karşı kadınları, 8 Marta, kendi kaderlerini tayin etmeye, özgürleşmeye çağırıyoruz.

Eğitim, insan toplumlarıyla birlikte ortaya çıkışından bu yana tarih boyunca pek çok toplumda mülk sahiplerinin temel ayrıcalıklarından biri olmuştur. Toplumda egemen üretim biçimi, kişilerin bulundukları sosyal katmanlara göre eğitimden alacakları payı belirler. Günümüzde de yaşadığımız kapitalist toplumda bu geçerlidir. Devletin Anayasasında "sosyal" ibaresi geçmesine rağmen, şu anda biçimsel bir eşitlik bile mevcut değildir ve bu durum bizzat devlet tarafından kabul edilmiştir. Çıkarılan yasalar, harçlar, katkı payları ve buna benzerleri, çıkarılmaya çalışılan yasalar, yeni adıyla YEK Yasa Tasarısıyla çok ciddi ve topyekûn bir saldırıya maruz kalmış durumdayız. YEK Yasa Tasarısıyla, söz, yetki ve karar üniversite bileşenlerine değil, Genelkurmay Başkanlığı, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu gibi kurumlardan oluşturulan Yükseköğretim Eşgüdüm Kurumuna verilmiş ve üniversite bütçesinin üniversite öğrencileri tarafından sağlanması öngörülmüştür.

Emperyalist savaşla, yaşamın her alanının hücreleştirilmesiyle, emekçilerimizin açlık sınırı altında yaşamaya mahkûm edilişiyle beraber, üniversiteler de topyekûn saldırıdan nasibini almıştır. Eğitim, bu saldırılara karşı verilen politik, toplumsal ve ekonomik mücadeleden ayrı düşünülemez. Bununla birlikte eğitim tek başına mücadele yolu da olamaz. Kapitalist toplumda, bizim demokratik, bilimsel, parasız eğitim talebimiz devam edecektir. Bununla beraber politeknik eğitim, kapitalizm koşullarında asla gerçekleşemeyecektir, çünkü politeknik eğitimin özünde kafa ve kol emeğinin birliği yatar.

Eğitim, insan toplumuyla birlikte ortaya çıktı ve başlangıçta iş ile iç içeydi. Daha sonra tarihsel gelişim sürecinde bağımsız, toplumsal bir faaliyet oldu. Çeşitli eğitim öğretim kurumları için özel bir ağ oluşturuldu. Toplumların ortaya çıkmasından itibaren, eğitim birbirini izleyen kuşakların insanlık tarafından yaratılan maddi ve fiziksel zenginlikleri yardımıyla kazandıkları yaşamsal bir zorunluluk ve araçtır.

Eğitim, çocukların ve gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine yardım etme diye tanımlanabilir. Öğretim ise, belli bir amaca göre gereken bilgileri verme işidir. Özerk ve politikanın dışında bir eğitim sistemi yoktur. Her türlü eğitim sistemi taraflıdır. Eğitim, tamamen egemen sınıfların istekleri ve çıkarları doğrultusunda şekillenmiş, çoğu zaman bireylerin gelişmesine yönelik değil, sistemin ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik olmuştur. Egemen sınıflar, her seferinde politik ve ideolojik mevzilerini savunmak ve ekonomik çıkarlarını sürdürmek için eğitime sarılırlar ve bunu bir silah olarak kullanırlar. Fakat, bir noktada egemen sınıflar büyük bir açmaza düşerler. Çünkü, halkı eğitmeden kapitalizm gelişemez. Ama bu geri kalmışlıktan kurtulunca ve kitlelerin eğitim düzeyini yükseltmek için sistematik bir çalışmaya girilince, yükselen düzey ileride kendi iktidarları için tehdit oluşturur.

Büyük endüstrinin gelişiminin çözümlenmesine bakarsak, bu endüstrinin temelinin devrimci olduğunu, kendini sürekli olarak yenilediğini, her zaman teknik gelişmelerin olduğunu görürüz. Meslekler yok olur, yeni meslekler oluşur. Bizzat büyük endüstrinin niteliği, üretenlerin disiplinler arası ilişki kurabilmesine, teknoloji ve üretimi bütünsel olarak algılayabilmesine, yani tam anlamıyla gelişmiş bir birey olmasını zorunlu kılar.

Üretim araçların özel mülkiyetinin yol açtığı, ürettiğimiz şeylerin, emeğimizin bize yabancılaşması ve bunun yansıması olarak kafa emeğiyle, kol emeğinin birbirinden ayrılması, insanın tüm yönleriyle eğitilmesine, yetiştirilmesine olanak vermez. Üretim sürecindeki insan, tam olarak algılayamadığı bir işin işleyişin parçası olur. Bu bakımdan eğitim, sanayi çağında bireyin yaşama ve kendisine yabancılaşmasının önüne geçecek bir çözümdür. Okul yaşama yaklaştırılmalıdır. Okulun yaşamla bağlılığı, ekonomik, toplumsal ve politik bağlılık, maddi üretimde ve toplumun çok yönlü zihinsel yaşamıyla bağlılık demektir. Okulun yaşama yaklaştırılması, çocuk ve gençlere teknikte nesnelleşmiş doğa yasalarına, teknik tarafından biçimlendirilen toplumsal ilişkilere ve çağdaş toplumun ekonomik hareketliliğini bulup çıkarma olanağı sağlar.

Eğitim-öğretimde aktarılması gereken şey, genç insanların belleğini dolduran cansız ve gereksiz bilgi değil, aksine yeni ve daha yüksek yaşam biçimleri için insanın çok yönlü gelişmesi için zorunlu olan bilgilerdir. Bilgileri değerlendirmeden, yargılamadan, öğrenmeden ezberlemek bilinci tahrip eder. Bu yolla insanlar körleştirilir, yargı gücüne sahip olmayan insanlar üretilir.

Kapitalizmin gelişmesi için aynı zamanda eğitime, kalifiye insanlara ihtiyaç vardır. Eğer, bu insanlar bağımsız düşünme yeteneğine sahip olurlarsa sistem için tehlike yaratırlar. O zaman hem gerektiği kadar tekniğe hâkim, hem de kendi bilincine, özgür düşünme yeteneğine hâkim olmayan insanlar yaratmak, angaryalarla öğrencileri boğmak ve öğrenmenin tek yolu olarak yargılamadan, bilgileri kendi beyin süzgecinden geçirmeden ezberlemeye sunmak sistemin kendi içinde bulduğu çözümdür.

Akıl, bilgilerle doğru ilgilenme yeteneğidir. Akıl, yani bağımsız düşünme yeteneği, daha önceki kuşakların çalışmasıyla yaratılmış olan zihinsel kültürün bireysel olarak kazanılmasıyla oluşur. Zihinsel kültürün yalnız formal biçimde, yargısız, sorgusuz belleğe geçirilmesine ve mekanik ezberlemeye dayanılarak kazanılması insan aklını ve zihinsel yeteneklerini geliştirmez. Tersine insan aklını bir ambara dönüştürür.

Politeknik eğitim, hayatı kırık bir cam yüzeyindeki farklı yansımalar olarak değil, olguların birbirleriyle etkileşim ve neden-sonuç ilişkisi içerisinde olduğu bütünsel, olduğu gibi anlamamızı sağlar. Öyleyse, üretim sürecinin bilimsel temellerini öğretmenin yanı sıra, bunları elementer araçlar yoluyla da üretimde kullanılabilme olanağı veren politeknik eğitim hayatla organik bağlar kurmanın yoludur.

Ayrıca politeknik eğitim, her şeyin öğretilmesi, bireyin hem doktor, hem psikolog, hem mühendis olması demek değil, modern endüstrinin genel temellerinin öğretilmesidir. Burada "modern endüstrinin genel temelleri" derken, üretimin, işleyişin en azından ana hatları, bu endüstriyi teknoloji olanaklı kılan bilimin ana prensiplerini kastetmekteyiz.

Politeknik eğitim, teknik dallardaki çeşitlilikte bilgiyi görmede öğrenciye yardım olur, toplumsal üretim sisteminde yönelim kazanmalarını sağlar. Meslek eğitiminin belli bir alanını yaratıcı olarak kazanmanın geniş ve kalıcı temelini oluşturur.

Günümüzde politeknik üniversite gibi oluşumlar, politeknik eğitimin özünü çarpıtan anlayışlar da mevcuttur. Bizim "politeknik eğitim" derken kastettiğimiz, ne öğrenci merkezli pedagoji tezleri, ne de "politeknik üniversite" adıyla önümüze sürülen yapıdır. Genel olarak Krupskaya ve Makalenko'nun tezleriyle temellendirebileceğimiz birey, toplum ve doğanın bütünselliğiyle kurulan çok yönlü teknik eğitimden bahsediyoruz.

TÜSİAD eğitim raporlarında geçen politeknik olgusu, ancak teknik eğitim veren okullar açıp, öğrencileri stajlarla pratiğe yönlendirmeyle sınırlıdır ve azami sömürü koşullarını da beraberinde yaratmaktadır. Bu durum teknik eğitimin özünün çarpıtılmasıdır. Mevcut sistemin "politeknik eğitim" diye bir derdi yoktur. Yaratılan koşullarda ucuz ve nitelikli işgücünün maliyetini öğrencinin sırtına yüklemek gibi bir durum vardır.

Kapitalizm, insanın tüm yönleriyle gelişmesiyle çelişir. Bu nedenle politeknik eğitimin özüyle çelişir. Okul için değil, yaşam için öğrendiğimiz, bilgileri statik olarak öğreten değil, pratiğin içinde dinamik olarak öğrenebileceğimiz politeknik okuldan bahsediyoruz. Böyle bir eğitim sistemi de, ancak insanların üretiminin ve yaşayışının kolektif içerisinde gerçekleştiği bir sistem içerisinde mümkündür.

Biz, Makina Mühendisleri Odası İstanbul Şube Öğrenci Üye Komisyonu olarak, "insanlar nasıl daha kitlesel öldürülür? İşçiler nasıl daha çok sömürülür? Patronlar nasıl daha çok kazanır?" sorularına yanıt almak değil, "insanlık nasıl bilimde ve kültürde daha ileri gider? Toplumun sorunlarına nasıl çözüm bulunur, ihtiyaçları nasıl giderilir?" sorularının yanıtını bulmak için çalışmak istiyoruz.

Bütün insanlar için çok yönlü kişilik gelişmesini sağlayacak bir eğitim istiyoruz ve biz sadece mühendis olmak değil, insan olabilmek istiyoruz.

KREDİTASYON (iyileştirilmiş yeterlilik)

Akreditasyon sözcük olarak bir olgu için belli bir standarda ulaşıldığının belgelendirilmesi anlamına gelmektedir. Yüksek eğitimde akreditasyon ise, akademik kaliteyi arttırmak ve topluma karşı yüklenilen sorumluluğu yerine getirmek amacıyla özdeğerlendirmeye dayalı bir süreç olarak tanımlanmaktadır.

Ne var ki teori ve uygulama birbirinden farklı bir hale gelmiştir. Yeni liberal-muhafazakar akım olarak adlandırılan A.B.D.'de Reaganizm, İngiltere'de Tatcherizm ve ülkemizde de Özalcılık olarak anılan eğilim hızla ekonomik ve sosyal yapıda yeni düzenlemeler içerisine girmeye başladı. Mevcut olan Fordist mühendis tanımı ve teknik eğitim kriterleri, sermayenin isteklerini ve ihtiyaçlarını karşılayamadığı için yeni düzenlemeler gerekliydi. Böylece eğitimde akreditasyon bu yeni düzenlemenin ve globalleşmenin en önemli adımlarından biri oldu.

Eğitimde akreditasyon denilerek, kamuoyuna sunulan en önemli faktör ise uluslar arası bir kuruluştan akreditasyon belgesi alınarak uluslar arası tanınmışlıktır. Bu durum Türkiye'deki eğitimin sadece kendi sermayesinin beklentileri doğrultusunda değil, uluslar arası sermayeninde ihtiyaçlarına yanıt verebilecek şekilde düzenlenmesi anlamına gelmektedir.

Bu sorunun çözümü mevcut politika ve uygulamaların yerine planlamacı bir anlayışla, toplumsal gereksinimleri, üretimi, istihdamı, yaşam boyu eğitimi, eşitlikçi bir toplumsal düzeni ve eğitim sistemini temel alan merkezi planlama ile birlikte akreditasyon sistemimizin ve alt kurullarının oluşturulmasından geçmektedir.

PARASIZ EĞİTİM

Ülkemizin zengin kaynakları ve bu kaynaklarla birlikte vatandaşların emeği ve vergileriyle edinilmiş birikimleri çoğu zaman devleti hantallaştırıyor ya da zarar ediyor gerekçesiyle hızla özelleştirilmektedir. Bu özelleştirme fırtınasında bazı olguların kabul edilmesi kesinlikle söz konusu olamaz. Sağlık, eğitim ve stratejik sanayi kuruluşları bu olgulardan eğitimi ele alırsak; eğitimde özeleştirme ilk ve orta öğrenimden yüksek öğrenime kadar birçok unsurla karşımıza çıkmakta. Özellikle, öğrenci başına yapılan harcamanın daha fazla olması ve talebin her geçen gün artması nedeniyle devlet tarafından üniversitelere yapılan eğitimi para karşılığı alınıp satılan bir olguya dönüştürme çabaları her geçen gün hızlanmaktadır.

Ülkeler ve şirketler arasındaki sınırsız rekabet ortamında teknolojiyle birlikte nitelikli iş gücüne sahip olma özelliği önem kazanmış, şirketler esnekleşmenin ve bilgi teknolojilerinin üretimde belirleyici faktörler olduklarını kabul etmişlerdir. Dolayısıyla AR-GE ve eğitime olan yatırımlar artmış bu yatırımların maliyetleri arttıkça da şirketler kendilerine ucuz beyin hammaddesi sağlayabilecekleri üniversitelere yönelmişleridir. Sanayi ve üniversitelerin iş birliğinin bu anlamda gerekli olduğu sonucuna varılıp, üniversiteleri toplumun tüm kesimlerine hizmet etmesi gereken teknolojileri üreten, bilimsel çalışmalarla uğraşan kurumlar olmaktan çıkarıp sermayenin karını arttırmak için çalışmalar yapan kurumlar haline getirmek için birçok yasal düzenlemeler yapılmaya başlanmıştır.

Bu tarz bir dönüşüm sürecinde birtakım iş çevrelerinin hızla kendi üniversitelerini kurmaya başlamalarının yanında diğer şirketler de üniversiteye olan talebin fazlalığından hareketle bu sektörde ne kadar büyük paraların döndüğünü fark edip yeni üniversiteler açmaya çalışmışlardır. Her ne kadar eğitim-öğretimin sadece devlet tarafından yürütüleceği anayasada belirtilmiş olsa da çeşitli yasal düzenlemelerle bu tarz öğretim kurumlarının özel teşebbüslerce de açılması sağlanmıştır. 1984 yılında Hacettepe Üniversitesi'nin vakfı tarafından İhsan Doğramacı' nın girişimleriyle kurulmuş Bilkent Üniversitesi ilk örnektir. 1983 yılında 2880 sayılı yasayla özel üniversiteler emlak vergilerinden muaf tutulmuş ve öğrencilerinden alacakları eğitim ücretlerini kendilerinin belirlemesine olanak tanınmıştır. Üstelik 1991 yılında çıkarılan yeni bir yasayla da devletin eğitimini iki yıldır sürdüren özel üniversitelere bütçelerinin %40 kadar yardım yapılacağı karara bağlanmıştır. Tabii bu karaların hemen ardından Kadir Has ve Koç üniversiteleri kurulmuştur. 1996 yılı bütçesinden onlarca eksiği olan devlet üniversitelerine öğrenci başına 100 milyon lira ayrılırken, öğrencilerinden bin dolarlar alan ve 5 yıldızlı otel görünümündeki özel üniversitelerden Bilkent'e 83 milyon, Koç'a 90 milyon, Başkent Üniversitesi'ne ise 574 milyon lira ayrılmıştır. 1996 yılı toplamında Bilkent, Koç, Başkent, Işık Üniversiteleri 5 trilyon 121 milyar lira yardım almışlardır, ayrıca hazinenin binlerce metre karelik arazileri ki Koç'a Belgrad Ormanları'ndan 193 hektar, Sabancı' ya Kurt Köy' de 1 milyon 360 bin metre kare Işık Üniversitesi'ne Şile Ormanları'nda, Batı Üniversitesi'ne Çatalca' da 1300 dönüm, Maltepe Üniversitesi'ne Büyükbakkalköy' de 700 dönüm, Yedi Tepe Üniversitesi'ne Kayışdağı' nda 100 dönüm araziler verilirken devlet üniversitelerine ayrılan kaynak her yıl kısılmakta ve harçlar hızla arttırılmaktadır.

Bununla birlikte birçok devlet üniversitesi uygulamaya konulan yaz okulu ve şimdilerde Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu' nun önerisiyle zaten mevcut talebin %10'unu bile zor şartlar altında karşılayan devlet üniversitelerinin kapasitelerinin %20'si kadar paralı öğrenci alınmasına dair tasarı, eğitimin yavaş yavaş paralı bir hale geleceğinin göstergesidir.

Bütün bu gelişmeler ışığında, eğitimin tüm yurttaşlara eşit, parasız, bilimsel olarak ulaştırılması gereklidir.

TMMOB-GENÇ

Zamanın hızla akan sürecinde,hayatın farklı kollarına geçim sıkıntısı adı altında savrularak her geçen saniye biraz daha hızlanan bir girdabın içinde bulunmaktayız.Kendimizi çevremizden,işimizden ve hatta insanlığımızdan soyutlamaya başladık bile...

Günlük koşuşturmalar,mesleki olarak bizlerden istenenler, elimizde kullanım hakkı sınırlanmış bir hayat ortaya çıkarmaktadır.İletişim teknolojilerinin hızla gelişmesi insanlar arasındaki iletişimi kolaylaştırmasının yanında insani duygular ve birlikte hareket etme yetilerini zayıflattığını biraz içinde bulunduğumuz ortama nesnel bakarsak her birimiz görebilmekteyiz...

Bize düşen; bu ikilemi çözmek ve hayatı daha yaşanır hale getirmektir.Bu çözüm yolunu izlerken bizim önerimiz toplumsal birlikteliği sağlamaktır.Bu yapıyı okulda,işte,pazarda,fabrikada kısacası hayatın ve insanın kesiştiği her yerde uygulanmasını sağlamalıyız.

Biz, Makina Mühendisleri Odası öğrenci komisyonları olarak,gelecekte oluşabilecek böyle bir yapının temellerini bugünden atmalıyız.On belki on beş yıl sonra bu ülkenin geleceği olacaksak ve o günlerin sahibi de olmak istiyorsak toplumsal birlikteliğin temellerini şu andan itibaren yani yarını bugünden kurmanın çalışmalarına başlamalıyız.

Rekabet karşısında yaratmamız gereken şey dayanışmadır.Kendini rekabet sisteminin kollarına bırakarak bireysel çıkarların peşinde koşmanın önüne çıkarabileceğimiz en önemli alternatif birleşmektir ve bireylerin çıkarları için değil, bireylerin tümünün ihtiyaçlarını karşılama doğrultusunda çabalamaktır. Durarak, olayların parçalarını görmekten çok, yayılarak tümünü görme, gösterme arzusundayız. Tek farkımız, farkında olmamızdır.

Kendi süreçlerimizde söz sahibi olmak için buradayız.Ancak bugün, burada kurultayları gelenekselleştirmekten çok farkı açılımlara evriltmenin gerekliliğini görmeliyiz. Bunun için TMMOB çatısı altında bulunan meslek odalarının öğrenci komisyonlarının toplanarak oluşturacağı TMMOB Öğrenci veya TMMOB Genç faaliyetlerine başlanmasını bir sorumluluk olarak görüyoruz....

ÜNİVERSİTE-SANAYİ İŞBİRLİĞİ

Üniversite sanayi işbirliğini tartışabilmek için, öncelikle bu iş birliğinin üniversite, sanayi ve toplum bakımından yarar ve zararlarını incelemek gerekir. Etkin bir üniversite sanayi işbirliği sayesinde, sanayinin teknolojik açığı hızlı bir şekilde iç dinamikler tarafından kapatılacak ve bu sayede sanayimiz dışa bağlılıktan kurtulacak. Sanayinin ARGE çalışmaları ve danışmanlık hizmetleri üniversiteler tarafından karşılanacağı için zaman ve para israfının önüne geçilmiş olacak. Üniversitelerin yapacağı tarafsız araştırmalarıyla, sanayinin doğru karar verme mekanizması gelişecektir. Bütün bunlar sonucunda, sanayimizde kalite ve verim artacaktır. Böylelikle sanayimiz uluslar arası rekabet gücüne ulaşacaktır. üniversite sanayi işbirliği sayesinde çağdaş ve güçlü bir eğitimden geçmiş sanayi, yeterli bir bilgi seviyesine sahip insan gücüne kavuşacaktır.

Üniversite sanayi işbirliğinin üniversiteye en önemli etki sağlayacağı maddi kaynaktır. Bu işbirliği sayesinde üniversitelerde, mevcut olan hantal eğitim sistemi terk edilip, devamlı yenilenen ve teknolojik gelişimlere ayak uydurulan bir eğitim sistemine geçilmek zorunda kalınacaktır. Sanayinin bilgi, teknoloji, laboratuvar ve yetişmiş insan gücünden üniversiteler faydalanabilecek ve sanayide üretilen teknoloji üniversitelere iletilebilecektir. Öğrencilere burs ve staj imkanı doğacak, yeni iş sahaları ortaya çıkacaktır.

Genel olarak, etkin bir üniversite sanayi işbirliği ile karşılıklı bilgi alışverişi sağlanacak, her iki tarafın da araştırıcı, eğitici, üretici ve kontrolcü özellikleri gelişecektir.

Ulusal İnovasyon Sistemi'ni oluşturan üniversite sanayi işbirliği, Türkiye'de ilk olarak 1974 yılında uygulanan ambargo sonrası gündeme gelmiştir ve bazı uygulamalara geçilmiştir. 1980'li yıllarda uygulanmaya başlayan dışa açılma politikasının getirdiği uygulamalarla sanayimiz teknoloji satın almaya veya yabancı ortaklıklar kurmaya başlamıştır. 1990'lı yıllarda yabancı sanayinin teknolojik desteğini çekmeye başlamasıyla üniversite sanayi ilişkisi tekrar gündeme gelmiştir.

4-5 Kasım 1994 yılında İTU tarafından düzenlenen üniversite sanayi işbirliği 1. şurası 1990'lı yıllarda yapılan geniş kapsamlı ilk toplantıdır.

1995 yılında hazırlanan 7. beş yıllık kalkınma planı içinde yer alan bilim ve teknoloji atılım projesiyle üniversite sanayi işbirliği kurumsallaşmıştır. Bu proje 7. beş yıllık kalkınma planının öne çıkan bölümleri arasında yer almaktadır. Ayrıca bu projeye 8. beş yıllık kalkınma planında da yer verilmiştir.

Devletin AR-GE politikası,1 Haziran 1995 günü Resmi Gazete' de yayınlanmış ve bu politikanın öngörüsüyle sanayi TUBİTAK ve T.T.G.V. aracılığıyla AR-GE konusunda desteklenmiştir. Bu yayında üniversite sanayi işbirliği ile ilgili bazı hükümler de yer almaktadır.

1996 yılında TÜBİTAK, üniversite sanayi işbirliğini oluşturacak ve geliştirecek araştırma merkezleri kurulması için çalışmalara başlamıştır. Bu bağlamda bugüne kadar çeşitli üniversitelerde 12 tane araştırma merkezi kurulmuştur; oysa şu anda bu araştırma merkezlerinden 2 tanesi çalışmaktadır.

4 Nisan 1996 yılında ve hala çalışmakta olan İSO-ÜSİP çalışma grubu üniversite sanayi işbirliği ile ilgili 4 Mart 1999 yılında bir toplantı düzenlemiştir.

Küçük ve orta sanayi kuruluşlarıyla üniversite işbirliğini oluşturmak için KOSGEB kurulmuş ve faaliyete geçirilmiştir.

Türkiye'de üniversite sanayi işbirliğinin etkin bir hale gelememesinin sebeplerini maddeler halinde özetlemek gerekirse:

1. Türkiye'de ARGE kültürünün olmayışı mevcut olan montaj kültürü araştırma geliştirme kültürüne kaydıkça üniversite sanayi işbirliği uygulamaları artacaktır.

2. Üniversite sanayinin birbirini tanımaması ve ortak dillerinin olmayışıdır. Her iki tarafın da birbirlerini tanımalarını sağlayacak yeni platformların yapılandırılması veya bulunmakta olanların etkinleştirilmesi ile bu konuya çözüm bulunabilir.

3. Bu konunun üniversitelerde kurumsallaşmaması, bireysel çabalarla sınırlı olmasıdır.

4. Üniversitelerin bilimsel çalışma konularının ve çalışma imkanlarının tespit edildiği bir bilgi kaynağının olmaması.

5. Üniversitelerin teknik donanım yetersizliği, öğretim görevlisi ve araştırmacı yetersizliği.

6. Uygulanmakta olan eğitim politikası

7. Sanayide yapılan projelerle, üniversitede yapılan projelerin farklı yapıya sahip olması

8. KOSGEB,TÜBİTAK ve TTGV'nin sanayiye iyi tanıtılmaması

9. Sanayi kuruluşlarının, yönetim kurullarının üniversite sanayi işbirliği hakkında yeterli bilgiye sahip olmamaları ve bu işbirliğine önyargılı ve çıkarcı yaklaşmaları.

10. Bu konuda yeterli tecrübeye sahip olunmaması

11. Sanayiye gizlilik konusunda tam güvenin verilmemesi.

12. Bürokratik işlemlerin yoğun olması.

Üniversite sanayi işbirliğini oluştururken bazı noktalara çok dikkat edilmesi gerekmektedir. Bu noktaların en önemlisi üniversitelerin kuruluş ve bulunuş amacından sapılmamasının zorunluluğudur. Bir diğeri de üniversitelerin yönetim ve kontrol mekanizması sanayiden uzak tutulmalıdır. Şu andaki uygulamalarıyla üniversite sermaye işbirliğine dönen üniversite sanayi işbirliği ivedilikle olması gereken yöne çekilmeli ve etkin bir seviyeye getirilmelidir.

YABANCI DİLDE EĞİTİM

Dil, toplum kültürünün oluşumunu, aktarımını, gelişimini ve sürekliliğini sağlar. Dilin bütünleştirici bir özelliği vardır. Kişinin ve toplumun kendini ifade ettiği en önemli yoldur. Bir dilin gelişimi o dili kullanan toplumun bilimsel, teknolojik ve kültürel alanda gelişmesiyle doğru orantılıdır. Dilimizin gelişememesinde ve hatta gerilemesinde en önemli faktör bilimin ve teknolojinin yavaş ilerlemesi ve kültürel yozlaşmanın fazla olmasıdır.

Teknoloji ithal ederken, almak zorunda kaldığımız yabancı terimlerin ve deyimlerin Türkçe karşılığını bulmak, dilimizi yabancı etkilerden korumak ve geliştirmek ayrıca dilimizin bütünlüğünü sağlamak için kurulan Türk Dil Kurumu, 1980 darbesiyle özerk yapısını kaybedip bürokrasiye bağlanmıştır. İktidar eline verilen T.D.K. kendi asli görevlerini tam olarak gerçekleştirememiştir. Böylelikle Türkiye'de kültür emperyalizmi süreci başlamıştır. 1980'den sonra uygulanmaya başlanan dışa açılma politikasından önce T.D.K.'nın sahip olduğu yapıyı kaybetmesi de bize düşündürücü gelmektedir.

Cumhuriyetin ilk kurulduğu yıllarda sadece yabancı okullarda uygulanan yabancı dilde eğitim sistemi 1960'lı yıllarda birkaç üniversitemizde de uygulanmaya başlanmıştır. İngiltere, Fransa, Japonya ve benzeri ülkelerde uygulanmayıp da Fas, Hindistan ve Türkiye gibi ülkelerde uygulanan bu sistem, eğitim kalitesini düşürmekte ve bilim üretimine engel olmaktadır.

Günümüzde bazı üniversitelerde İngilizce, Almanca ve Fransızca olarak yabancı dille eğitim veriliyor. Diğer üniversitelerimiz de bu tip bir eğitim sistemine geçişin sinyallerini vermektedir. Ancak yabancı dil bilmek ile meslek derslerini anadilinden başka bir dilde okumak arasında fark vardır. Bir insanın temel fen derslerinde ve seçtiği meslek dalı ile ilgili teorik eğitimi esnasındaki terimleri anadilinin dışında öğrenmesi ve bu terimleri sorgulayıp düşünerek belleğine geçirmesi olanaksız değilse bile çok zordur. Yabancı dille verilen eğitim ile ders talebi ve bilgi aktarımı zorlaşmaktadır. Dolayısıyla eğitimden istenilen verim alınamamaktadır. Eğitimde fırsat eşitliği ile de çatışan bu sistem, öğrencilerin düşünce yapısının biçimlenmesine engel olmaktadır.

Yabancı dilde eğitim ile yabancı dil eğitimi birbirinden ayırt edilebilmelidir. Meslek dalında uluslararası platformda baskın olan dili öğrenmek ve uluslararası kaynaklardan yararlanabilmek için her insan sonradan bir yabancı dil edinebilir. Bu nedenle yapılması gereken yabancı dilde eğitim ile yabancı dil eğitimi arasındaki farkları eğitim süreci içinde inceleyip değerlendirmektir.

Özkan KARAOĞLU (Makina Mühendisleri Odası İzmir Şubesi Öğrenci Üye Komisyonu)

Türkiye'de üniversitenin ilk örneği İstanbul Üniversitesi sayılır. Üniversitelerimizin ilk oluşumu, pek çok üçüncü ülkesinin farklı dönemlerde yaşadığı Batıyı taklit ekseninde şekillenmiştir. Kuruluştaki bu Batı taklitçiliği her süreçte kendini var etmiştir. Buna rağmen üniversitelerimiz devam eden süreçte bir akademik kültür oluşturmayı başarmıştır. Ancak, devletin üniversitelerdeki baskısı her dönemde kendini göstermiş ve tasfiye operasyonlarıyla akademik kültür parçalanmıştır. 1960'larla başlayan süreçte üniversite öğrencileri toplumsal muhalefete etkisini göstermiş ve bunun üzerine devlet müdahalesi gecikmemiştir. 80 darbesiyle kurumsallaşması sağlanacak olan YÖK'e dair ilk adımlar 1750 sayılı Yasayla bu dönemde gelmiştir. Bu yasa, devlete gerek gördüğü hallerde üniversitelere el koyabilme olanağı tanıyordu. Böylece üniversitelerin özerkliği kaldırılıp, yerine devlet müdahalesinin kurumsallaşmış hali YÖK getiriliyordu. YÖK sisteminin yaptığı ilk uygulama ise, 1402 sayılı Yasayla birçok öğretim üyesi ve öğrenciyi üniversitelerden atması olmuştur. Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Işık Baküsayun, "YÖK insanlığı karanlığa itmeye çalıştı. Bu bağlamda YÖK'ü, Türkiye sermayesinin, sermaye burjuvazisinin finans oligarşisinin şekillenmesi esnasında üniversitelere çekidüzen verme kurumu olarak algılamak gerekir" diyerek YÖK'ün sermayenin yeniden yapılandırma planlarındaki işlevine dikkat çekmiştir.

Bu noktada eğitim-sermaye ilişkisini incelemek doğru olacaktır. Bugün hem biz de, hem de dünyada üniversitelerin içine sokulduğu yapılanmanın ayakları 1970'lerde atıldı. 1970'lerde öncelikli olarak kapitalizmin liberal politikalardan, neoliberal politikalara geçiş sürecini içermektedir. Neoliberal politikalar en kaba şekilde sermayenin dünya çapında gerek yaygınlık, gerekse derinlik anlamında vardığı noktanın, artık piyasa ilişkilerinin toplumsal ilişkileri belirleyecek ölçeğe ulaşması şeklinde tanımlanabilir. Eğitimdeki yapılandırma da doğrudan bu sürecin ürünüdür. Sistem, teknik gelişmeleri hızlı kâr alanları yaratmada kullanmış, eğitim ise sermaye için bir sektör haline getirilmiştir. ABD'de bu dönemden itibaren eğitim, sağlık gibi sosyal nitelikli kamu hizmetlerinde büyük düşüşler yaşanmıştır. Ancak tersine üniversitelerin araştırma bölümlerine büyük miktarlarda kaynak ayırımı gözlenmiştir. Bir paradoks gibi gözüken bu durum, aslında üniversite-sanayi işbirliğinin ilk işaretlerini oluşturmaktadır. Shultz Boker gibi iktisatçıların geliştirdiği "beşeri sermaye" kavramına göre, eğitimin bireysel getirisi toplumsal getirisinden daha fazladır. Bu anlamda bireyin elde ettiği bu getirinin karşılığını ödemesi gerekmektedir. Burada eğitim nitelikli bir metadır. Bu mantık, eğitimin de diğer metalar gibi bir karşılığı olduğuna, bu açıdan da arzının özel olması gerektiğine dayanmaktadır.

İkinci bir kavramsallaştırma da, girişimci üniversitedir. Bu yeni tarz üniversite sisteminde nitelikli olarak tanımlanan bilgi, aslında piyasa sürecinde öne geçmeyi sağlamakta ve insanı değil kârlılığı amaçlamaktadır. Bunun pratikte yansıması tüm dünyada kamu üniversitelerinin hızla özelleştirilmesi, özel üniversitelerin kurulması, yani eğitimin metalaşması olarak tanımladığımız alınıp, satılması sürecine girmesidir. İngiltere'de Thatcher Hükümetinin İngiltere Bilim ve Eğitim Sekreteryası Başkanı bunu "eşitlikçi çağı sona erdi" olarak belirtmiştir.

Türkiye'de sürecin nasıl işlediğine baktığımızda, Türkiye'de ilk vakıf üniversitesinin yasallığının 1983'te YÖK'le birlikte sağlandığı ve ilk özel üniversite Bilkent Üniversitesinin de 90'larla beraber açıldığını görüyoruz. Bu ilk örneğin ardından art arda özel üniversiteler kurulmaya başlandı. Bu özel üniversitelerin birçoğunun işlevi ise, eğitimin metalaştırılmasıdır. 70'lerle beraber eğitimin de sermaye için bir sektör haline gelmesi, zengin çocukları için parayı verip diplomayı alabilecekleri bir hizmet yarattı. Vurgulanması gereken bir diğer nokta da, bu üniversitelerin maliyetlerinin özel sektörden çok, devlet tarafından karşılandığıdır. Bütçeden yüksek öğrenime ayrılan payların yüzde 2 civarında seyrettiği süreçlerde, vakıf üniversitelerinin yıllık giderlerinin yüzde 45'i devlet tarafından karşılanmış, bu üniversitelere binlerce dönüm orman arazisi tahsis edilmiştir. Aynı süreçte, vakıf üniversitelerinin öğrencilerinden alınan yıllık ücret 25-30 bin doları bulmaktaydı.

Bu süreçte taşra üniversitelerine biçilen misyona iki açıdan bakmak gerekir. İlki, hiçbir altyapı olmadan, laboratuvar, öğretim elemanı gibi en temel gereklilikler önemsenmeden her yere bir üniversite açılmasıdır. Bu üniversiteler bırakın bilimsel araştırma alanları olmayı, mezun ettiği kişilere sistem dahilinde bile bir alan yaratamamaktadır. Aslında işlevleri daha çok ideolojik boyuttadır. Büyük orandaki genç nüfus, en azından 4-5 yıllık süreç için buralarda istihdam edilmekte, işsizlik bir oranda gizlenmektedir. Ayrıca taşra üniversiteleri, 12 Eylül sonrası gerici kadroların en yoğunlukta oldukları alanlardır. Taşra üniversitelerini yeniden yapılandırmada arayış gücü yetiştirme misyonu da verilmektedir. Özellikle teknik elaman ve hizmet sektörüne yönelik düşük ücretli, elastikiyeti yüksek, yani işten çıkarıldığında ikamesi kolay olan işgücü alanı olarak bu üniversiteler tanımlanmıştır.

Kapitalizmin yapısı itibarıyla, sadece mühendislik alanında değil, her alanda yedek sanayi ordusu işsizlere gerek duyar. Hatta, bunun için bir oran vermek bile mümkündür. Kapitalizmin kuramcılarının pervasızca söyleyebildiği bir gerçek vardır. O da bu sistemin devam etmesi için işgücünün 1/3'lük oranın sürekli işsiz kalması gerektiğidir. İşsizler iş bulabilir veya işliler işsiz kalabilir, ama bu oran asla değişmez. Bu işsizler ordusu, ücretlerin sürekli düşük kalması açısından sermayenin işine gelmektedir.

Ezbere dayalı olan öğretim sistemimizde bilgi yüklenilmesi ağırlıktadır. Özellikle ilköğretimde çocuk kendine yabancı olan bir yaygın bilgiden mesul tutulmaktadır. Düşünmeye yer verilmeyen, araştırmaya yönlendirmeyen eğitim sistemi ilkokuldan üniversiteye kadar öğretmenin söylediklerini ezberlemeye, imtihanlarda nakletmeye yönlendirilen, ilmi düşünmeyi gerçekleştiremeyen öğrenci tipini doğurmaktadır. Öğrenci bilgi yığılan bir nesne olmaktan çıkarılıp, anlama ve bilgi üretme dönemine giren bir özne vasfını kazanınca daha ilkokuldan başlayarak ezberlemeye değil, anlamaya yönelir. Yükseköğretim sırasında, artık yalnız öğretim üyesinden bir şeyler öğrenen kişi olmaktan çıkıp, kendisi de bir şeyler inceleyen araştıran, derse katkıda bulunan bir kişi olur. Ferien "yalnız bilgi veren okul ortadan kalkmalıdır" sözüyle, öğrenciyi doldurulacak bir vazodan ziyade, tutuşturulması gereken bir ateş olarak görür. Immanuel Kant ise, "benden hazır düşünceleri değil, düşünmeyi öğreneceksiniz" diyerek okullarımızdaki felsefe derslerinin eksikliğine parmak basmıştır.

Yabancı dilde eğitim sorunu pek fazla dile gelmemekle beraber, giderek etkisini artırmaktadır. Tarih bilgilerimizi de yokladığımızda, bir ülke halkını asimile etmenin silahlarından biri de dildir. Ülkemizde büyük bir oranda genç nüfus bulunmaktadır. Eğer, bu genç nüfus da ortaokuldan itibaren yabancı dilde eğitime mecbur tutulursa, kendi kimliğini ve hürriyetini kaybeder. Yabancı dil bilmek ayrıdır, yabancı dilde eğitim görmek ayrıdır. Bu baskının sonucunda dilimiz en yaygın dil olan İngilizce'nin etkisi altında kalmaktadır. Konuşmalarımızda, tabelalarda, reklamlarda İngilizce kelime kullanmak marifet sayılır oldu.

Dikkat edilmesi gereken başka bir nokta da, toplumumuzda var olan değişik etniklerdeki öğrenci topluluklarının eğitimine daha hassas yaklaşılmalıdır. Nasıl biz yabancı dilde eğitime karşı çıkıp, kendi anadilimizde eğitim istiyorsak, aynı şekilde ülkemizde yaşayan diğer halkların da anadilde eğitim hakkı verilmelidir. Bu bir sadaka değil, insan olmanın verdiği temel hak ve özgürlüğüdür. Dünyada bu sorunun aşılmasıyla eğitim kalitesinin artığını rahatlıkla gözlemleyebiliriz. Örneğin, Avustralya'daki okullar, Avustralya toplumundaki çeşitliliği yansıtır ve farklı kültürel etnik geçmişe sahip öğrencilerin ihtiyacına karşı oldukça hassastır. Japon eğitim sisteminde ise, öğrencilerin okul hayatının büyük bir kısmı dolaylı ya da dolaysız olarak ahlaki davranışların ve karakter gelişiminin öğrenilmesi sürecidir. Okul müfredatları Japon toplumunun ve kültürünün temel değerlerinin öğretilmesine adanmıştır.

Bu yazıda eğitim sistemimizin en büyük tecrübesi olan Köy Enstitülerine değinmeden geçmek olmaz. Cumhuriyetin ilk yıllarında karanlıklara vura vura aydınlığı arayan insanlarımız, Köy Enstitülerimizle ışığa kavuşmuşlardır. Köy Enstitülerinde yetişen öğretmenler toprak ağalarının ve çıkarcılarının işine gelmedi, çünkü köy enstitüsü sistemi klasik bir okuma-yazma seferberliği değil, yenilikler için eğitim atılımıydı. Ezilen sınıflardan kitle halinde bilinçlenmiş aydınlar çıkmakta ve bunlar sınıflarından kopmadan mücadelelerini sürdürmek